İyi personeli bulmak zor, kaybetmek kolay!
Bardağı masadan kaldırıp, mutfağa götüren de süper personel!
Bardağı tasarlayan, geliştiren, üreten, pazarlayan, satışını yapan da süper personel!
Çünkü iyi personeli bulmak zor, kaybetmek kolay!
LinkedIn‘de beni takip edin: https://www.linkedin.com/in/kasimsen/
Bana ulaşmak için: kasimsen @ hotmail . com
Cep Tel: 0507 580 31 19
Proje yönetimi ve genel yönetim kavramları konusundaki her türlü bilgi ve tecrübe paylaşımı için buradayım
MÜTEHAYYİL: Kuvve-i hayaliyeden geçiren, hayal kuran. Bir şeyi görüp gözetici, idrak edici olan.
.jpeg)
Sarı öküzün hikayesini bilir misiniz? Sanırım pek çok kişi bir yerlerden duymuştur veya okumuştur. Ben yine de bilmeyenler için kısa bir şekilde anlatmaya çalışayım.
Otlakların birinde, bir öküz sürüsü yaşarmış. Çevredeki
aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş. Ancak, öküzler saldırı anında bir araya
geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış. Bu yüzden küçük
hayvanlarla beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenemediği için bir çare
düşünmüşler. Aslanlar, beyaz bayrak çekmiş ve öküz sürüsüne yanaşmışlar. Öküzlerle
tatlı dille konuşmaya başlamışlar:
-“Saygıdeğer öküz efendiler. Bugün, buraya sizden özür
dilemek için geldik. Biliyorum, bugüne kadar sizlere zarar verdik ama inanın
ki, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Bütün suç hep o sarı öküzde. Onun
rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı
başımızdan alıyor. Biz de, barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz.
Sizinle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, sizde kurtulun ve yine barış içinde
yaşayalım”.
Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine aralarında tartışmış ve
teklifi haklı bularak, Sarı Öküzü aslanlara vermişler. Bir süre sonra aslanlar
yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruğu istemişler. Öküzler, bu defa Uzun
Kuyruğu teslim etmişler. Bu olay her seferinde farklı bahanelerle sürekli
tekrarlanmış. Sayıları azaldıkça sonunda öküzler zayıflamışlar. Öküzler, birer
birer aslanların pençesinde can verirken, geriye birkaç öküz kalmış. İçlerinden
biri liderlerine,
-“Ne oldu bize, nerede kaybettik bu savaşı? Oysa, vaktiyle
ne kadar güçlüydük” diye sormuş.
Öküzlerin lideri, gözleri nemli şekilde
-“Biz”demiş, ”Sarı Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı.
Sarı Öküzü vermeyecektik…”
Bazı yöneticiler bazen küçük bir çıkar için, bazen de koltuklarını korumak için küçük küçük tavizler vermeye başlarlar. Bu tavizler kimi zaman bir personel olur, kimi zaman da bir değer, bir erdem olabilir. Zaman içinde bu küçük tavizlerin yerini büyük fedakarlıklar ve büyük kurbanlar alır. İşte o noktada yöneticiler tüm iradesini ve gücünü yitirir. Çünkü tavizler verdikçe, daha fazlası istenilecek, daha da fazlası talep edilecektir. İlk başta talep edilen küçük tavizler karşısında dik duruş sergilemiş olsalardı, bu durumla karşılaşmayacaklardı.
İş hayatında verilen sarı öküzlerin ilk mazereti “bir
kereden bir şey olmaz, canım” şeklindedir. Öyle ya, ufak bir taviz vermekle çok
şey kaybedilmez! Ancak işin sonu öyle değildir.
-Bir çalışan için tüm ekibi küstürmeyi göze almak;
-Koltuğunda bir gün daha fazla oturabilmek için ekibine
yapılacak saldırılara (mobbing) göz yummak, sessiz kalmak;
-Yöneticisine şirinlik yapmak için personelini küçük
düşürmek;
-Cüzdanını vicdanından ön planda tutmak;
-Herkese mavi boncuk dağıtırken, adaleti unutmak;
-Ben ne yaparsam yapayım, sıkıntı olmaz diye düşünmek;
-Herkes etrafından bir bir kaybolurken bile farkına
varamamak, görmek istememek;
İşte bunlar verilen birer sarı öküzdür. Bir kereden çok şey
olur, alışkanlık olur..
Siz sarı öküzleri verirken, onları çığlıkları her yere
yayılır aslında. Ancak duymazsınız, duymak istemezsiniz. Her bir taviz ardından
koskoca bir feryat, bir figan bırakır. Kaz gelecek diye tavuk esirgemeyenler,
sarı öküzleri de hiç esirgemeden kolayca kurban edecektir.
Ekiplerde kurban verilen sarı öküzlerin bıraktıkları
boşluklara bir gün o yöneticiler düşmeye başlayacaktır. Her bir çukura düştükçe,
verdiği tavizler aklına gelecektir. Ve asıl kaybettiği günü hatırlayacaktır.
Ancak artık nafile!..
Bu konuyu geçmişte yazdığım bir şiirim ile bitireyim:
SARI ÖKÜZ (25.05.2017)Züğürt Ağa filmi iş hayatına örnek olabilecek çok fazla konu
ve karakter içermektedir. Bunlardan bir diğerini sunmaya devam ediyorum. Önceki
yazımızda köy halkına verilen cennet tapusunu ve buna bağlı olarak çalışanlara
vaat edilen cennetlerden bahsetmiştim. Bu yazımda filmin ağadan sonra en önemli
karakteri olan Kekeç Salman’ı ele almak istiyorum. Erdal Özyağcılar tarafından
başarıyla canlandırılan bu karakter, hayatımızın birçok noktasında karşımıza
çıkması muhtemel tiplerden birisidir.
Kekeç Salman’ın hikayesi köyünden kovulup; karısı, kız
kardeşi ve çocuğu ile ağanın köyüne sığınmasıyla başlar. Önceki köyden de zaten
kötü işler yaptığı için kovulmuştur. Elinden hiçbir iş gelmemektedir. Ancak
kendisini ağaya acındırarak sığındırır. Ağa çocuğuna ve ailesine acımıştır. Basit
işler yapması için yanında kalmasına izin vermiştir.
Kekeç Salman, ağanın yanına yerleştikten sonra köylüleri
(marabaları) ağaya karşı kışkırtmaya başlar. Kuraklık nedeniyle hasat az
olmuştu ve ağa tarafından köylülere verilen pay da azalmıştır. Kekeç Salman marabaların
haklarını almaları gerektiğine inandırarak, bir gece vakti tahıl ambarını
soyarlar. Ağa tüm varını, yoğunu yitirmiştir. Marabalar da köyden şehre
gitmişlerdir. Sonunda ağa da her şeyini satıp, İstanbul’a taşınır. Hikaye bu
şekilde devam eder.
Ağanın acıyıp yanına aldığı kişi, ağanın ocağına incir
ağacını dikmiştir. Yine önceki köyde yaptığı kötülüğü yapmıştır. Ağa, Kekeç
Salman’ın geçmişini iyi araştırmadan, sorgulamadan evinin içine kadar
sokmuştur. Bu durum kendi sonunu hazırlamıştır.
İnsanların karakterleri belli bir yaşa kadar olgunlaştıktan
sonra pek fazla değişmez. Bu nedenle iş hayatında teknik yetkinlikler dışında
çalışanların karakterleri de oldukça önemlidir. Üstün becerilere sahip olsa da
kötü bir karaktere sahip kişiler her zaman işine ve çevresine zarar verirler. Çünkü
ne kadar çok iyi eğitim alsa da, ne kadar çok tecrübeli olsa da kişinin
karakteri bir süre sonra gerçek yüzünü ortaya çıkaracaktır.
Peter Schutz, Porsche CEO (1981-1986) tarafından söylenen şu
söz çok doğrudur: “Karakteri işe alın, yeteneği eğitin.” İşe alım süreçleri bu
sebeplerden dolayı çok önemlidir. Karakter
sahibi olmayan birisini ne kadar eğitseniz de karakterini değiştiremezsiniz. Günümüzde
artık işe alım sırasında birçok firmada kişilik testleri yapılmaktadır. Bunlar
belli bir ölçüde kişinin karakteri, huyu ve davranışları hakkında bilgi
verebilmektedir. Ancak yine de insanlar bazı kötü huylarını, kötü düşüncelerini
ve sinsi hesaplarını gizleyebilmektedir. Bazı deneyimli işe alım uzmanları bu
kişilerin yalan söylediklerini ve gerçek kimliklerini gözlemleyebiliyorlar.
Elbette bu zaman içinde kazanılan bir yetkinlik.
İşe alım sırasında yapılan teknik mülakatlar kişinin
yetkinliğini yani işi yapmak konusunda ehliyetinin olup olmadığını ortaya
koyar. Kişinin o işe ve firmaya layık olup olmadığını yani kişinin liyakatının
olup olmadığını ise diğer görüşmeler ve testler ortaya koyacaktır.
Karakteri kötü kişiyi işe almanın zararı sadece o kişi ile
sınırlı olmayacaktır. Zaman içinde ekibin içindeki diğer kişileri de ayartacak,
kandıracak ve kendi kişisel amaçları doğrultusunda kışkırtacaktır. Bir kişi
nedeniyle tüm ekibi hatta tüm şirketi kaybetmek durumuyla karşılaşılabilir.
Dolayısıyla işe alım sırasında “kötü birisi çıkarsa, işten atarım, gönderirim”
gibi bir yaklaşım doğru olmayacaktır. O kişi ile birlikte birçok iyi çalışanı
da kaybedebilirsiniz.
Aynı zamanda karakteri güçlü, şirketine bağlı ve iç
motivasyonu yüksek çalışanları da kaybetmemek, onları sonradan alınan kötü
karakterli kişilere tercih etmemek de gerekir. Ne kadar tecrübeli ve yetkin
olsalar da elinizdeki iyileri onlara kurban etmemelisiniz.
Sonuç olarak atalarımızın bu sözü çok gerçekçidir:
Entropi, çoğunlukla bir sistemdeki rastgelelik ve
düzensizlik (kaos) olarak tanımlanır ve istatistikten teolojiye birçok alanda
yararlanılır. Bu kanunun en güzel tariflerinden bir tanesi de "Evrende her
şey, kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister."
şeklindedir. Günümüzde şirketlerin işgücü kaynağı da yüksek bir
entropi(düzensizlik) değerine sahip durumdadır. Ciddi şekilde çalışan
(personel) kaosu yaşanmaktadır. Firmaların İşgücü Devir Oranı (turn over rate)
çok yükselmektedir. Çalışanların bir şirkette uzun süre çalışma süreleri
gittikçe azalmaktadır.
Pekala, bütün bu kaosun nedeni sadece çalışanların işini ve çalışma
şartlarını beğenmemeleri midir?
Bunu söylemek, sorunu önemsizleştirmekten başka işe
yaramayacaktır. Eskiden “giderse gitsinler, kapımda bekleyen yüzlerce kişi var”
anlayışı hakimdi. Bu nedenle çok da dert edilmiyordu. Elbette iş değişikliği
kararını veren sonuçta çalışanın kendisidir. Ancak birikmiş sebepleri detaylı
incelemek gereklidir. Hiç kimse canının sıkıntısından veya beyhude bir heves
uğruna işini, emeğini ve birikimini bırakıp gitmek istemez.
Bir diğer husus ise firmaların, başka firma personellerini
gözünde büyütmesi ve onları kendi personellerinden daha iyi görmeleridir. Yani
atasözünde belirtildiği üzere, komşunun tavuğunu kaz olarak görme çabasıdır. Hatta
bazı firmalar “Bak, X firmasından adam çektik” diye övünç kaynağı bile
yaratabilmektedir. Bütün firmalar başkalarının personelini kapma veya kopartma
peşinde koşunca da piyasada kaos oluşmaktadır.
Artık öyle bir durum oluştu ki, futbolcu transfer borsaları
gibi personel kapma borsası oluştu. Piyasanın güçlü ve tanınmış firmalarındaki
personellerin kendi reklamlarını yapmalarına bile gerek yok! Çünkü ne kadar
yetersiz olursa olsun, X firmasından geliyorsa, iyidir zaten diye bir anlayış
var. X firmasının kovduğu personeller bile iyice araştırılmadan, incelenmeden
gözü kapalı rakip firmalara alınabiliyor. Firmalar ellerindeki personelin
değerini tam bilmeden, başkalarını yüceltebilmektedir.
Sonuçta ne oluyor? Kendi personeli küsüyor, arayışa geçiyor.
O personel ayrılırken arkasından birkaç kişiyi daha yanında götürüyor. Bu döngü
böyle devam edip duruyor. Tam bir “doldur-boşalt” sistemi işliyor. Kazlar ve
tavuklar ortalıkta koşturuyor!
Bu kaos ortamında olan projelere ve proje yöneticilerine
oluyor. Ekip sık değiştiği için ne gerçekçi planlamalar yapılabiliyor ne de
hedefler tutturulabiliyor. Bir personelden tam verim alınacağı zamanda, başka
bir firmaya gidiyor. Yerine başka firmalardan alınan personel de bir şeyler
yapabilecek hale gelince o da başka yere geçiyor. Her bir personel değişiminde
elbette projelerdeki işler de aksıyor veya duruyor.
Mazeretimiz de hazır elbette: “Malum piyasa şartları,
elimizde personel tutamıyoruz!”
Bu kaosu yaratan da zaten firmaların kendi anlayışları ve
yaklaşımları değil mi? Sözümüzü Barış
Manço’nun Kazma şarkısının sözleriyle bitirelim..
Kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen
Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama
Gün gelir sapın ucuna olursun kazma”
Seksenli yılların sonuna doğru arabesk ve taverna
müziklerinin popüler olduğu dönemde şarkıcı Arif Susam tarafından söylenen ve
oldukça meşhur olan bir şarkı vardı: “Sıktı Mı Canını”. Şarkı sevgilisinin
canını sıktığı zaman kovup, başka birisini kolayca bulabileceğini
anlatmaktadır. Sözleri pek manalı olan bu şarkıya dayanarak sevgilisini
bırakıp, başkalarını aramaya kalkan var mıdır? Bilemiyorum. Doğru bir hamle
olacağını sanmıyorum. Nakarat sözleri şöyledir:
Aşk hayatında olduğu gibi iş hayatında da canımızı sıkan çok şeyler oluyor. Bazı kişiler bizi işten bezdiriyor, soğutuyor ve hatta bunaltıp, kaçırtıyor. İş hayatında herkesle mükemmel bir uyum içerisinde, hiç sıkıntı yaşamadan çalışmanın imkanı yok. Mutlaka çatışmalar ve tartışmalar oluyor. Rekabet içinde olan kişiler arasında bunların olması beklenen bir şeydir.
Bir diğer durum ise, ast-üst ilişkisi içerisinde olan kişiler arasındaki çatışmalar sonucunda ortaya çıkan sıkıntılardır. Yöneticiler de bağlı çalışanlarıyla sıkıntılar yaşayabilir. Bazen birbiri arasında sorun yaşayan çalışanlar arasında hakemlik, arabuluculuk görevi üstlenebilirler. İşte bu durumları yönetmek, bir yöneticinin önemli görevidir. Ancak pek kolay olmayan bir görevdir. Tecrübeli yöneticiler bu durumlara aşina olduğu için onlar olayı ve sonuçlarını iyi yönetirler ve en az hasarla atlatırlar. Böyle yöneticiler her zaman bunlara hazırlıklıdır ve önceden önlem almaya çalışırlar.
Yeni yöneticiler veya yöneticilik yapma vasfı olmadığı halde yönetici olanlar, personeliyle çatışma halini de iyi yönetemezler. Çoğu zaman polemiğe girerler veya personelleri arasında taraf tutarlar, birisini diğerine kayırırlar. Astlarından gelen her sorunu kendisine yapılan bir hakaret olarak algılayıp, kişiselleştirir ve sorunu çözmek yerine daha çözümsüz hale getirirler. Bazen de kolaycılığa kaçıp, personelini kovmaya veya ekibinden uzaklaştırmaya çalışırlar. Çünkü onların canını sıkan kişi ile çalışmaya devam etmenin pek de anlamı yoktur.
Bazı çalışanlar cesaretlidir ve gerçekleri olduğu gibi yöneticilerine söyleyebilirler. Kral çıplak demekten korkmazlar. Kimi yöneticiler bu durumdan rahatsız olmazlar ve ekibini bu konuda cesaretlendirirler. Ancak çoğu yöneticiler gerçeklerin yüzlerine apaçık söylenmesinden hoşnut olmazlar. Bazen anlık tepki gösterirler, bazen de kin de beslerler. Fırsatını buldukları anda da öç alırlar. Personeli kovmak için kendilerince argümanlar üretirler. Performans düşüklüğü, iletişim bozukluğu, işleri zamanında yapmama gibi gerekçeler ortaya koyarlar. Kısacası mobbing yaparlar. Çalışanlar da bu durumu gördükleri zaman politik davranmaya başlarlar ve gerçekleri gizlemeye, saklamaya çalışırlar.
“Elimi sallasan ellisi, başımı sallasam tellisi”
Yöneticiler canını sıkan personellerini kovduktan sonra arayışa geçerler. Onlara göre personel bulmak kolaydır, herkes o şirkette çalışmak için can atıyordur. Her şey bir eleman ilanına bakıyordur. Hatta insan kaynaklarının elinde yüzlerce özgeçmiş vardır ve hemen birisini bulup, getirebilirler. Çünkü piyasada çok işsiz insan vardır. Ya da işinden memnun olmayan çalışanların kolayca aklını çelip, kendi firmasına çekebileceklerdir. Onlara göre her şey bu kadar basittir. Bu nedenle bir çalışan canını sıkınca, onu hemen kovmalı ve yerine başka birisini getirmelidir. Canını sıkan ile çalışmaya devam etmek, onu tekrar kazanmaya çalışmak, zorlamak aslında beyhude bir çaba olarak görülür.
“Arayan Mevla'sını da bulur, belasını da”
Ancak günümüzde iyi personel bulmak kolay değildir. Çünkü artık iş hayatında etkin olan “Y” ve “Z” nesli geçmiş nesillerden farklı düşünmektedir. Eskiden insanlar için sigortalı bir iş olması, yaşayabilecek kadar maaş olması ve yol ücretinin karşılanması yeterliydi. Bunlar olduğu zaman insanlar uzun süre bir şirkette çalışmaya devam ediyordu. Günümüzde korku ve tehdit yönetimi yerine motivasyon ve teşvik odaklı yönetim biçimi yaygınlaşıyor. Ast-üst ilişkisi yerine liderlik ve işbirliği öne çıkıyor. Artık sadece iyi maaş verilmesi çalışanların kalıcı olması için yeterli sebep değildir. Yöneticilerin artık bunların farkında olması gerekiyor. Öyle her canını sıkan çalışanı kovmak, kurtulmak düşüncesinden uzaklaşmalılar. O çalışanın yerine birisini bulmak kolay değildir. Diyelim ki, kolayca birisini buldular, o zaman da o kişinin iyi birisi olup olmayacağı da belirsizdir.
Elbette çalışanların da kovulmasını gerektiren durumlar oluşabilir. Şirket çıkarlarına bilerek zarar veren, işlerini bilerek aksatan veya çalışma ortamını geren, zorlaştıran çalışanlar olabilir. Bunlar için gerekli uyarılar yapılmalıdır. Ancak asıl amaç çalışanları kaybetmemek üzerine olmalıdır. Aksi halde doldur-boşalt düzeniyle işleyen iş yerlerinde başarı elde edilemez. Çalışanı kazanmak için zorlamalıdır. Bütün bu çabalara rağmen çalışanların ayrılması durumu olursa da artık yapılabilecek şey kalmamıştır.
Genç oğlan, sevdiği kız başkasıyla evlenince çılgına döner
ve kızı vurur. Ardından da şöyle seslenir: “Seni benden başkasına yar etmemmm,
ya benimsin ya da kara torpağınnn..” Ardından bir alkış kopar: “helal olsun çocuğa,
ölümüne sevmiş!”.. Tipik bir Türk filminden bir sahne olarak düşünebilirsiniz.
Farklı sözlerle ve konularla birçok kere işlenmiştir. “Ya benimsin, ya
toprağın” sözü ünlü arabesk şarkıcısı Ferdi Tayfur’un 70’li yıllarda
bestelediği bir şarkısının ve filminin de ismidir. Sevgi ve öldürmek ne kadar
yan yana gelebilir?!
Burada hiç kimse olayın “nedenlerine”, “niçinlerine”,
“nasıllarına” ve sebeplerine kafa yormak istemez. Kız, başkasıyla evlenemez!
Buna cüret ederse de sonuçlarına katlanır.. Sorgulamaya, detayına inmeye,
gerekçesini öğrenmeye gerek yoktur. “Ya o, ya ben”, o kadar..
Ülkemizde son yıllarda yurtdışına beyaz yakalı göçü
yaşanıyor. Başta mühendis ve doktorlar olmak üzere birçok yetişmiş işgücümüz
Avrupa’ya veya diğer kıtalara gidiyor. Özellikle savunma sanayii firmalarında
ve bunlara bağlı çalışan yan şirketlerdeki yetişmiş mühendislerin birçoğu
Almanya’ya ve Hollanda’ya gidiyor. Deneyimli bir mühendis ve doktor kolay
yetişmiyor. Ancak Avrupa ülkeleri, kendi mühendislerine verdikleri baz ücretleri
teklif ederek, kolayca mühendislerimizi çekebiliyor. Ülkemizin ekonomik
şartları nedeniyle ücretler arasında uçurum oluşabiliyor. Elbette bu da cazip
geliyor.
Bizler aslında buzdağının görünen kısmıyla ilgileniyoruz.
Henüz yurtdışına gitmemiş, gitmek için çabalayan ancak henüz kabul edilmemiş,
istenen şartları sağlayamayan, ilk fırsatta gitmeyi kafasına koymuş birçok
kişi(ler) de bulunmaktadır. Belki de arayışlarının devamında onlar da
gideceklerdir. Ülkemizden gidenlerin çok az bir kısmı geri dönmüş olabilir
ancak birçoğu yıllarca dönmemek üzere ülkemizden ayrılmış durumdadır. Belki de
iş hayatından çekildikleri zaman, emekliliklerini yaşamak için döneceklerdir.
Büyük bir yatırım kaybı, ciddi bir sorun..
Bunun birçok nedenleri, niçinleri, sebepleri var. İşte bunlardan birkaç
örnek paylaşacağım.
Öncelikle kazanılan maaşlar ile satın alma gücünün aynı
oranda artmaması önemli bir neden. Artık ne kadar zam yapılsa bile aradaki
farkı kapatmak kolay değil. Yüksek maaşları da şirketlerin taşıması imkansız.
Kısır bir döngü oluşmaktadır. Şirketlerde personellerin kariyer yolu üzerindeki
pozisyonlara liyakat usullerine göre atama yapılmaması da bir diğer neden.
Çalışanın kendisini aday gördüğü bir pozisyona, liyakat sahibi olmayan tepeden
inme birisinin getirilmesi tüm umutlarını tüketmektedir. Yetişmiş çalışanlar
önlerinin kapandığını düşünerek, arayışa geçmektedirler. Kendilerini teknik
anlamda geliştiremeyeceklerini düşünmeleri de bir başka neden. Birçok çalışan
rutine girdikleri çalışma hayatında, yeni teknolojileri ve yeni çalışma
alanlarını deneyimleyebilmek için yurtdışına gitmek istemektedirler. Günümüzde
insanlar artık yıllarca aynı işi yaparak hayatını kazanmayı anlamsız
bulmaktadır. Sürekli gelişim için firma içinde rotasyonlar ve farklı
görevlendirmeler yapılması gerekmektedir. Bunun dışında başka birçok neden daha
sayılabilir.
Bütün bu sebeplerin detaylarına inilmeden, çözüm için
çalışmalar yapılmadan; sırf ülkemizi terk ettikleri için çalışanları suçlamak
en basit ifadeyle kolaycılık olacaktır. Yurtdışına gidenleri engellemeye
yönelik yasaklar, engeller ve korkular ise ters tepecektir. Belki de süreci
daha da hızlandıracaktır. Olayın “nedenlerine”, “niçinlerine”, “nasıllarına” ve
sebeplerine kafa yormadan “ben yetişmiş personelimi kimseye kaptırmam” diyerek
yaklaşılmamalıdır.
Bu sorunun çözümü için kolektif bir akla ihtiyaç vardır. Bir
kurumun, bir firmanın, bir kişinin tek başına çözüm üretebileceği kadar basit
bir sorun olmaktan çıkmış durumdadır. Çözüm için tek bir yöntem yerine farklı
argümanlar geliştirilmesi faydalı olacaktır.