LinkedIn‘de beni takip edin: https://www.linkedin.com/in/kasimsen/
Bana ulaşmak için: kasimsen @ hotmail . com
Cep Tel: 0507 580 31 19
Proje yönetimi ve genel yönetim kavramları konusundaki her türlü bilgi ve tecrübe paylaşımı için buradayım
MÜTEHAYYİL: Kuvve-i hayaliyeden geçiren, hayal kuran. Bir şeyi görüp gözetici, idrak edici olan.
Translate
Kasım Şen - (Mütehayyil)
Lider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Şubat 2024
04 Mart 2023
MAYIN EŞEĞİ
MAYIN EŞEĞİ
Geçmişte sınır kaçakçılığının yaygın olduğu zamanlarda mayın
döşenmiş sınırlardan güvenle geçmek için eşekler kullanılırdı. Kaçakçılar
mayınlı bir araziyi geçmek istediklerinde, bir mayına basıp parçalanmaktan
korunmak için seçilmiş eşekleri kullanırlardı. Bu iş için seçilen eşekler
geçilmek istenen mayınlı araziye öncü olarak gönderilir ve eşek yürüdükçe
bastığı yerler işaretlenerek kaçakçılık hattında güvenli bir patika açılırdı. Eğer eşek ilerlerken patlama olursa bir
sonraki eşek sürülürdü. Böylece güvenli bir yol tespit edilmiş olurdu. Günümüzde
artık elektronik mayın tarayıcılar kullanılıyor.
“Sözümüz Meclisten Dışarı!”
Modern iş hayatında da etrafımızda mayın eşekleri olabiliyor. Hatta bazen kendimiz de bu duruma düşebiliyoruz. Elbette sözümüz meclisten dışarı, kimse bildiğimiz anlamda eşek değildir. Kimi zaman yöneticilerimiz tarafından, kimi zaman bir arkadaşımız tarafından ya da inandığımız doğrular, fikirler nedeniyle tıpkı bir mayın eşeği gibi öne atılıp, zorlu koşullara dalabiliyoruz. Hatta bazen yaptığımız bir yanlış hareket nedeniyle bir anda kendimizi oyunun dışında bulabiliyoruz, şirketten atılabiliyoruz.
Ancak hata yapmadan hedefe ulaşabilirsek de diğerleri aynı izi takip ederek peşimizden geleceklerdir. Bu aslında bir anlamda liderlik yapmaktır. Aradaki tek fark, mayın eşekleri kendi kendine harekete geçmezler, birilerinin dürtmesi veya zorlaması ile zorlu araziye girerler. Liderleri ise kendi iç motivasyonları harekete geçirir. Onlar öne sürülmek yerine öne atılırlar. Dürtüleri onları hedefe yönlendirir. Mayın eşeklerinin temizlediği alanlar geride kalanlar için artık güvenlidir. Bu arazide patlayan mayınlar nedeniyle ölen eşekleri ise kimse umursamaz. Dokunulmadan, oracıkta öylece bırakılırlar, unutulur giderler. Acıklı olan da budur işte.
İNAN-MAYIN!
Şirketlerde mayın eşeği olup, iş hayatınızı risk etmemek için öncelikle
yapılması gereken şey, sizden istenen şeylere saf bir şekilde inanmayın, sorgulamadan
yapmayınız. Her talep edilen şey masumca olmayabilir. Arkasında başka şeyler
yatabilir. Ucuz kahramanlık peşinde koşmamalıdır. Şunu unutmamak gerekir ki;
mayın eşeklerine hiçbir zaman mayınlı bir araziye girecekleri söylenmez. Bunu
bilebilseler zaten hiçbir şekilde oraya yaklaşmazlar bile. Bu nedenle, size
verilen görevlerde de işin tehlikesi, riskleri ve olası kötü sonuçlar
söylenmemiş olabilir. Bir görev verileceği zaman öncesinde iyice araştırıp,
olası sonuçları dikkate almak gerekir. Aksi halde her şey için çok geç olabilir!
KORK-MAYIN!
Buna rağmen bir diğer durum ise, hayatta hiç risk almayan kişiler
başarıya ulaşamazlar. Her şeyden korkan, çok temkinli davranan, risk almaktan
çekinen kişiler ilerleyemezler, oldukları yerde kalırlar. Verilen görevin
avantajlarını ve dezavantajlarını değerlendirdikten sonra elde edilecek
başarıya ulaşmak için bazı riskler de alınmalıdır. Böyle durumlarda mayın eşeği
olmaktan korkmayın. Çünkü başarıyı ya ilk yapanlar ya da en iyi yapanlar
yakalarlar. Bir konuda sektöre ilk giriş yapan firma, ilk aşamada pazar lideri
olurlar. Diğer firmalar ancak onu yakalamaya çalışırlar. Ne zaman ki, ilk giren
firmadan daha iyi, daha ucuz bir ürün ya da hizmet üretebilirlerse sektörü ele
geçirebilirler. Ayrıca iş hayatında hiç
tehlikenin olmadığı, mayınlardan temizlenmiş bir dünya bulunmamaktadır. Yeter
ki, o arazinin mayınlı olduğunun farkına varıp,
korkmadan, cesaretle girilmelidir.
KAÇ-MAYIN!
Mayınlı arazilerde mayına basıldığında sıkıntı yoktur. Mayından
ayağınızı çektiğiniz zaman patlama olmaktadır. Düzenek bu şekilde çalışmaktadır.
İş hayatında da zorlu bir çalışma ortamında, riskli bir durumla karşılaşıldığı
zaman kaçmaya çalışmak bazen daha kötü sonuçlara neden olabilir. Eğer ki, mayın
eşeği gibi bir görev üstlendiyseniz ve bunun da farkındaysanız, mayına
bastığınız zaman kaçmayınız. Sizden sonra gelecek birileri mayınları
temizleyebilir. Mayını etkisiz hale getirebilir. Korkuyla ve heyecanla sağa
sola kaçarak anlamsız hamleler yapmak, kötü sonuçlanabilir. Hatta mayın
eşeklerinin kontrolsüz bir biçimde kaçışmaları sonucu arkadan gelen birçok
kişinin de canından olmasına neden olabilir.
UNUT-MAYIN!
İstemediğiniz halde sizi mayın eşeği olarak, tehlikeye atanları ise hiçbir zaman unutmayın. Eğer halen aynı ortamda kalabilmişseniz, sonraki zamanlarda tekrar aynı tehlikeli işleri yapmaya kalkışmayın. O kişilere güvenmeyin. Belki yolculuğunuzda şansınız yaver gitmiş ve hayatta kalmış olabilirsiniz. Ancak tekrarında o kadar şanslı olamayabilirsiniz. Benzer konularda aynı riskleri tekrar almak, almaya çalışmak kahramanlık değildir, ancak ve ancak cahil cesaretidir. Kahramanlık yapmaya çalışmayınız. Ucuz kahramanlıkların sonu, çoğu zaman günah keçisi olmaktır.
İstemediğiniz halde sizi mayın eşeği olarak, tehlikeye atanları ise hiçbir zaman unutmayın. Eğer halen aynı ortamda kalabilmişseniz, sonraki zamanlarda tekrar aynı tehlikeli işleri yapmaya kalkışmayın. O kişilere güvenmeyin. Belki yolculuğunuzda şansınız yaver gitmiş ve hayatta kalmış olabilirsiniz. Ancak tekrarında o kadar şanslı olamayabilirsiniz. Benzer konularda aynı riskleri tekrar almak, almaya çalışmak kahramanlık değildir, ancak ve ancak cahil cesaretidir. Kahramanlık yapmaya çalışmayınız. Ucuz kahramanlıkların sonu, çoğu zaman günah keçisi olmaktır.
“Önemli bir problemde, yetkinizi aştığı halde size danışılıyorsa,
kahramanlık yapmayın. Çünkü mutlaka olaya çözüm değil, suçlu aranıyordur.”
Erich Fromm (1900-1980) Amerikalı psikanalist , filozof ve sosyolog
19 Nisan 2020
Proje Yöneticisinin Dokunduğu Fil-4
Proje Yöneticisinin Dokunduğu Fil-4
"Proje Yöneticisi ve Dokunduğu Fil(Proje)" yazı dizimize "Yılan" konusu ile devam ediyorum. Bu yazımızda proje ekibinde yılan gibi davranış sergileyenleri ve projelerde güvenliği ele alacağız. Yazı dizimizin konusunu oluşturan "Körler ve Fil" şiirinde John Godfrey Saxe şöyle yazmıştı:
Üçüncüsü hayvana yaklaştı
Ve mutlulukla tuttu
Elleri içinde hortumunu
Böylece cesaretlendi ve konuştu:
“Anladım” dedi aynen
“Fil daha çok bir yılan gibi”
Ve mutlulukla tuttu
Elleri içinde hortumunu
Böylece cesaretlendi ve konuştu:
“Anladım” dedi aynen
“Fil daha çok bir yılan gibi”
Yılan, elbette tehlikeli bir yaratıktır. Ancak herkes yılanların ne yapacağını bilir! Yılan zehirler, ısırır ve hatta boğabilir. Bu yılandan beklenen bir davranıştır. Bir kimse yılanı eline alıp, onun kendisine zarar vermeyeceğini düşünemez. Sirklerde yılanlarla gösteri yapanlar ya da Hindistan'da yılan oynatanlar riske girmemek için yılanların zehirlerini yok ederler. Çünkü kimse yılanın zehirlemeyeceğini garanti edemez. Bu girizgahtan sonra fazla oyalamadan sorumu sorayım:
"Proje ekiplerindeki HERKES en az sizin kadar projeyi sahiplenir mi?"
Soru basit ama bu soruya beklemeden, düşünmeden "evet" cevabını veriyorsanız; ya çok fazla iyimsersiniz ya da gerçekten safsınız, demektir.
Proje ekipleri oluşturulurken başta duyulan heyecan ve şevk uzun süre kalıcı olamayabilir. Bir proje yöneticisinin görevi elbette bu heyecanı ve şevki en üst düzeyde tutabilmektir. Tamam, ancak herkes bu kadar iyi niyetli midir? Proje ekiplerindeki yılan gibi davranış sergileyenleri ne yapacağız Gerçekten çok itici ve tiksindirici bir durum bu. Proje ekiplerinde yılanların var olduğunu düşünmek, inanmak ve birilerini bu şekilde etiketlemek, yaftalamak ne kadar zor! Hiç kimsenin buna cesaret edebileceğini düşünemiyorum ancak gerçekten proje ekiplerinde yılanlar olabilir. Fazla iyi niyetli olmaya, kendimizi inandırmaya, kandırmaya çalışmayalım.
Bu gerçeği kabullenerek, yeniden değerlendirelim. Siz, proje ekibinizdeki herkesten, projenize yeterli dikkatin ve önemin verilmesini beklersiniz ancak diğer tarafta sizin proje(ler)iniz başkaları için var olan işlerinin üstüne eklenmiş ekstra işler olarak düşünülebilir. Onların da sizin kadar projenizi sahiplenmesi mümkün değildir. Hatta sizin projenizin ortaya çıkaracağı iş ürünleri veya hizmetler; diğer kişilerin çalışma biçimiyle veya kariyer hedefleriyle çatışabilir. Geçmişte birçok otomasyon projelerinden rahatsız olan, işini kaybedeceğini düşünen çalışanlar, projelere engeller çıkarmışlar.
Elbette herkes kötü niyetli değildir. Bazen proje ekiplerindeki kişiler, iyi niyetli olarak rollerine uygun olan bazı konulara daha fazla önem verilmesini, daha dikkatli olunmasını isterler. Hatta projeyi o yöne doğru çekiştirirler. Sanki o konudaki çalışmaların yapılmasını, projede başarının sağlanması için yeterli ve tek koşul olarak düşünürler. Herkesin de böyle düşünmesini beklerler. Bir süre sonra her bir roldeki çalışan, projeyi kendilerinin ilgi alanlarına doğru çekmeye çalışırlar. Proje ana hedefinden çıkıp, sadece baskın birilerinin ilgi alanındaki çalışmaları gerçekleştirmeye odaklanılır. Proje ekiplerindeki kişiler bunu bazen bilmeyerek, bazen de kendi çıkarları doğrultusunda bilerek yaparlar. Proje yöneticisinin, projenin hangi yöne doğru çekiştirildiğinin farkına varıp, uyanık davranması gerekmektedir.
Proje ekiplerindeki yılanların en tehlikeli oldukları bir diğer konu ise bilgi güvenliğidir. Bazı çalışanlar, projelerdeki kritik bilgileri başkalarıyla paylaşabilirler. Bunun için firma bünyesinde ya da en azından proje seviyesinde yeterli bilgi güvenlik altyapısı kurulmalıdır. Bilgi güvenliği olarak sadece teknik bilgilerin paylaşılması düşünülmemelidir. Projenin o aşamadaki durumu, proje ekiplerinde kimlerin yer aldığı, müşteri bilgisi, projede yaşanılan aksaklıklar, proje bütçesi, takvimi, paydaşları gibi bilgilerin de paylaşılmaması önemlidir. Rakip firmaların proje hakkında elde edeceği ufak bir bilgi kırıntısı bile projeyi ve firmayı zor durumda bırakabilecektir. Bu nedenle, proje ekiplerindeki yılanların güvenlik açıklarından sızma girişimlerine engel olunmalı, gerekli güvenlik tedbirleri devreye alınmalıdır. Aksi halde en küçük ve göz ardı edilen bir yerden sızıntı olabilecektir.
Proje yöneticileri her zaman dikkatli olmalı, bilinçli veya bilinçsiz şekilde tartışmalara girmemelidir. Bazen bu tür tartışmalar ne projeye ne de kendisine fayda sağlayacaktır. Aksine projeler sekteye uğrayacaktır. Fazla iyi niyet ve saflıktan uzak durup, gerçekçi olmakta fayda vardır.
"Proje ekiplerindeki HERKES en az sizin kadar projeyi sahiplenir mi?"
Soru basit ama bu soruya beklemeden, düşünmeden "evet" cevabını veriyorsanız; ya çok fazla iyimsersiniz ya da gerçekten safsınız, demektir.
Proje ekipleri oluşturulurken başta duyulan heyecan ve şevk uzun süre kalıcı olamayabilir. Bir proje yöneticisinin görevi elbette bu heyecanı ve şevki en üst düzeyde tutabilmektir. Tamam, ancak herkes bu kadar iyi niyetli midir? Proje ekiplerindeki yılan gibi davranış sergileyenleri ne yapacağız Gerçekten çok itici ve tiksindirici bir durum bu. Proje ekiplerinde yılanların var olduğunu düşünmek, inanmak ve birilerini bu şekilde etiketlemek, yaftalamak ne kadar zor! Hiç kimsenin buna cesaret edebileceğini düşünemiyorum ancak gerçekten proje ekiplerinde yılanlar olabilir. Fazla iyi niyetli olmaya, kendimizi inandırmaya, kandırmaya çalışmayalım.
Bu gerçeği kabullenerek, yeniden değerlendirelim. Siz, proje ekibinizdeki herkesten, projenize yeterli dikkatin ve önemin verilmesini beklersiniz ancak diğer tarafta sizin proje(ler)iniz başkaları için var olan işlerinin üstüne eklenmiş ekstra işler olarak düşünülebilir. Onların da sizin kadar projenizi sahiplenmesi mümkün değildir. Hatta sizin projenizin ortaya çıkaracağı iş ürünleri veya hizmetler; diğer kişilerin çalışma biçimiyle veya kariyer hedefleriyle çatışabilir. Geçmişte birçok otomasyon projelerinden rahatsız olan, işini kaybedeceğini düşünen çalışanlar, projelere engeller çıkarmışlar.
Elbette herkes kötü niyetli değildir. Bazen proje ekiplerindeki kişiler, iyi niyetli olarak rollerine uygun olan bazı konulara daha fazla önem verilmesini, daha dikkatli olunmasını isterler. Hatta projeyi o yöne doğru çekiştirirler. Sanki o konudaki çalışmaların yapılmasını, projede başarının sağlanması için yeterli ve tek koşul olarak düşünürler. Herkesin de böyle düşünmesini beklerler. Bir süre sonra her bir roldeki çalışan, projeyi kendilerinin ilgi alanlarına doğru çekmeye çalışırlar. Proje ana hedefinden çıkıp, sadece baskın birilerinin ilgi alanındaki çalışmaları gerçekleştirmeye odaklanılır. Proje ekiplerindeki kişiler bunu bazen bilmeyerek, bazen de kendi çıkarları doğrultusunda bilerek yaparlar. Proje yöneticisinin, projenin hangi yöne doğru çekiştirildiğinin farkına varıp, uyanık davranması gerekmektedir.
Proje ekiplerindeki yılanların en tehlikeli oldukları bir diğer konu ise bilgi güvenliğidir. Bazı çalışanlar, projelerdeki kritik bilgileri başkalarıyla paylaşabilirler. Bunun için firma bünyesinde ya da en azından proje seviyesinde yeterli bilgi güvenlik altyapısı kurulmalıdır. Bilgi güvenliği olarak sadece teknik bilgilerin paylaşılması düşünülmemelidir. Projenin o aşamadaki durumu, proje ekiplerinde kimlerin yer aldığı, müşteri bilgisi, projede yaşanılan aksaklıklar, proje bütçesi, takvimi, paydaşları gibi bilgilerin de paylaşılmaması önemlidir. Rakip firmaların proje hakkında elde edeceği ufak bir bilgi kırıntısı bile projeyi ve firmayı zor durumda bırakabilecektir. Bu nedenle, proje ekiplerindeki yılanların güvenlik açıklarından sızma girişimlerine engel olunmalı, gerekli güvenlik tedbirleri devreye alınmalıdır. Aksi halde en küçük ve göz ardı edilen bir yerden sızıntı olabilecektir.
Proje yöneticileri her zaman dikkatli olmalı, bilinçli veya bilinçsiz şekilde tartışmalara girmemelidir. Bazen bu tür tartışmalar ne projeye ne de kendisine fayda sağlayacaktır. Aksine projeler sekteye uğrayacaktır. Fazla iyi niyet ve saflıktan uzak durup, gerçekçi olmakta fayda vardır.
Etiketler:
asker,
bilgi,
blind,
Ekip,
elephant,
fil,
güvenlik,
körler,
kötü,
Lider,
management,
metafor,
proje,
Proje Yöneticisi,
Proje Yönetimi,
project,
Schmaltz,
strateji,
taktik,
yılan
29 Şubat 2020
Hikayeden İşler-5
HİKAYEDEN İŞ'LER-5
"Hikayeden İş'ler" yazı dizisinde bu kez kurbağa yarışından bahsedeceğim. Hikaye anlatımında dinleyicilerin kendilerinden bir şeyler bulması, içselleştirmesi veya hikayeyi anlatanın yerine kendini koyması anlatılan hikayenin etkisini arttıracaktır. Hikaye anlatıcısı hikayesine "Adamın biri .." diye başlarsa izleyicilerin kendilerini o adamın veya anlatıcının yerine koyması mümkün olmayacaktır. Hikaye aslında rivayet şekline dönüşecektir. Ancak hikaye anlatıcısı "Size bugün babaannemle başımdan geçen bir olayı anlatacağım" diye başlarsa dinleyiciler olaya daha fazla ilgili yaklaşacaklardır. Birçok kişinin de bir babaannesi olduğu için kendilerini hikaye anlatıcısının yerine koymaları daha kolay olacaktır. Ayrıca yaşanmış bir olay olduğu için de ilgi çekecektir. Bazı hikaye anlatıcıları kurguladıkları hikayeleri, sanki kendi ailesinden birisi yaşamış gibi aktarırlar. Ya da bir hikayeyi herkesin bildiği bir kahramanın ağzından anlatıp, kendi düşüncelerini aktarırlar. Hikayeler he ne kadar dinlenilmesi için anlatılsa da, kulağa hitap etse de aslında kulaktan daha çok göz ve beden hareketleri hikayeyi etkin kılar. Hikaye anlatıcısının mimikleri, el ve kol hareketleri, vücut dili hikayenin kulakta bıraktığı izden daha fazlasını bırakır. Dolayısıyla kulak bir hikayede en etkisiz organdır. Göz veya hisler hikayeyi daha fazla etkinleştirir. Hikaye anlatıcısı hikayesini vücut diliyle desteklemeli, dinleyicilerin gözlerine hitap etmelidir.
KURBAĞA YARIŞI
*********************************************************************************
Kurbağalar bir gün yarışma düzenlemiş. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: ''çok zor, yazık hiç bir zaman başaramayacaklar!''
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış: ''Boşuna uğraşıyor, hiç bir zaman başaramayacak, kimse başaramadı ki!''
Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler.
Bir kurbağa ona yaklaşmış ve ''Bu işi nasıl başardın?'' diye sormuş. Kurbağa cevap vermemiş. O anda farkına varmışlar ki, kuleye çıkan kurbağa sağırmış!
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış: ''Boşuna uğraşıyor, hiç bir zaman başaramayacak, kimse başaramadı ki!''
Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler.
Bir kurbağa ona yaklaşmış ve ''Bu işi nasıl başardın?'' diye sormuş. Kurbağa cevap vermemiş. O anda farkına varmışlar ki, kuleye çıkan kurbağa sağırmış!
*********************************************************************************
İş hayatının veya genel olarak tüm hayatın başında herkesin hayalleri ve içinde kalan ukdeleri vardır. Zaman içerisinde çevreden gelen geri bildirimler, tepkiler ve bilinçli/bilinçsiz etkiler sonucunda bu hayaller yıkılır veya törpülenir. Bu negatif bildirimleri dikkate alanlar bir süre sonra hayallerinden vazgeçerler.
Genel olarak toplumda standartlaştırma gibi eğilim vardır. Toplum, devlet, din ve ideolojiler her zaman tek tip insan modelinin olmasını isterler. Konulan sınırların dışına çıkmaya çalışanlar ya suçlanırlar ya da aforoz edilirler. Kurallar içerisinde kalan insanların bir süre sonra hayalleri yok olmaya başlar. Kendi hayatları yerine başkalarının çizdikleri hayatı yaşamaya başlarlar. Hayalleri için mücadele etmeden yaşamaya, yaşam denilebilir mi? Ancak bazıları için bu çok kolay gelebilir. Düşünmeden, emek harcamadan, zorlanmadan, kolayca ve itaat içinde bir yaşamın kolaylıkları elbette vardır.
"Özgür olmayan insanların, hayalleri de özgür olamaz!"
İş hayatında hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkanlara en büyük engeli ilk başta kendi arkadaş çevresi çıkartacaktır. Bu bazen bilinçli bir kıskançlık sonucu olur, bazen de bilinçsizce korumacılık ve/veya özgüven eksikliğinden kaynaklanır. Hayallerinin peşine düşenlere "ya başaramazsan", "daha önce çok deneyen oldu ama başaramadı", "elindekini de kaybedersin", "sen mi kurtaracaksın?", "biz senin gibileri çok gördük!", "gençken böyle hevesler olur ama ileride aklın başına gelir", "başımıza iş açma, bak ailemiz zarar görür", "tek enayi sen mi kaldın?", "öyle kolay olsaydı, ben de yapardım" ve "benim de öyle hayallerim vardı ama bıdı bıdı bıdı" diye devam eden sözlerle cesareti kırılmaya çalışılır.
Buna rağmen bugün insanlığa hizmet etmiş tüm başarılı kişilerin ise bu tür uyarıları dikkate almadan, önemsemeden devam etmiş olduklarını görüyoruz. Onların girişimci ve ısrarlı çalışmaları sonucunda bugün insanlık bir çok gelişmeyi sağlamıştır. Hayalleri yok etmeye çalışan, engel olan, korkan ve hayalleri için mücadele etmeyen kişilerin ise hayatta hiç bir izleri kalmamıştır. Bu kişileri ya çevresindeki birkaç kişi hatırlıyordur ya da hiç kimse..
"Hayali kurulmayan şeylerin, gerçekleri oluşturulamaz!"
Sonuç olarak, iş hayatında kendinize dair bir hayaliniz olsun. Bu hayalinizi gerçeğe dönüştürmek için çaba gösterin, mücadele verin. Size, hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen kişilere karşı hep SAĞIR KALIN. Olumsuz düşünen insanları duymayın!…
"Ya hayal ettiğiniz yaşamı yaşayın; ya da başkalarının hayallerini.."
Genel olarak toplumda standartlaştırma gibi eğilim vardır. Toplum, devlet, din ve ideolojiler her zaman tek tip insan modelinin olmasını isterler. Konulan sınırların dışına çıkmaya çalışanlar ya suçlanırlar ya da aforoz edilirler. Kurallar içerisinde kalan insanların bir süre sonra hayalleri yok olmaya başlar. Kendi hayatları yerine başkalarının çizdikleri hayatı yaşamaya başlarlar. Hayalleri için mücadele etmeden yaşamaya, yaşam denilebilir mi? Ancak bazıları için bu çok kolay gelebilir. Düşünmeden, emek harcamadan, zorlanmadan, kolayca ve itaat içinde bir yaşamın kolaylıkları elbette vardır.
"Özgür olmayan insanların, hayalleri de özgür olamaz!"
İş hayatında hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkanlara en büyük engeli ilk başta kendi arkadaş çevresi çıkartacaktır. Bu bazen bilinçli bir kıskançlık sonucu olur, bazen de bilinçsizce korumacılık ve/veya özgüven eksikliğinden kaynaklanır. Hayallerinin peşine düşenlere "ya başaramazsan", "daha önce çok deneyen oldu ama başaramadı", "elindekini de kaybedersin", "sen mi kurtaracaksın?", "biz senin gibileri çok gördük!", "gençken böyle hevesler olur ama ileride aklın başına gelir", "başımıza iş açma, bak ailemiz zarar görür", "tek enayi sen mi kaldın?", "öyle kolay olsaydı, ben de yapardım" ve "benim de öyle hayallerim vardı ama bıdı bıdı bıdı" diye devam eden sözlerle cesareti kırılmaya çalışılır.
Buna rağmen bugün insanlığa hizmet etmiş tüm başarılı kişilerin ise bu tür uyarıları dikkate almadan, önemsemeden devam etmiş olduklarını görüyoruz. Onların girişimci ve ısrarlı çalışmaları sonucunda bugün insanlık bir çok gelişmeyi sağlamıştır. Hayalleri yok etmeye çalışan, engel olan, korkan ve hayalleri için mücadele etmeyen kişilerin ise hayatta hiç bir izleri kalmamıştır. Bu kişileri ya çevresindeki birkaç kişi hatırlıyordur ya da hiç kimse..
"Hayali kurulmayan şeylerin, gerçekleri oluşturulamaz!"
Sonuç olarak, iş hayatında kendinize dair bir hayaliniz olsun. Bu hayalinizi gerçeğe dönüştürmek için çaba gösterin, mücadele verin. Size, hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen kişilere karşı hep SAĞIR KALIN. Olumsuz düşünen insanları duymayın!…
"Ya hayal ettiğiniz yaşamı yaşayın; ya da başkalarının hayallerini.."
Etiketler:
anlatıcılık,
başarı,
başarısızlık,
girişimci,
hayal,
hedef,
hikaye,
iş,
Lider,
motivasyon,
özgüven,
sağır,
sorun; meydan okuma; challenge;,
standartlaştırma,
yönetici,
Yönetim,
zorluk
26 Şubat 2020
Proje Yöneticisinin Dokunduğu Fil-3
Proje Yöneticisinin Dokunduğu Fil-3
"Proje Yöneticisi ve Dokunduğu Fil(Proje)" yazı dizimize "Mızrak" konusu ile devam ediyorum. Önceki yazılarımızda (Yazı-1 , Yazı-2 ) giriş yapmış ve projelerde karşılaşılan engeller ve aşılması gereken duvarları ele almıştık. Bu yazımızda projelerdeki savaşçıları ve projelerin bir savaş olup olmadığını değerlendireceğiz. Yazı dizimizin konusunu oluşturan "Körler ve Fil" şiirinde John Godfrey Saxe şöyle yazmıştı:
İkincisi uzun dişini elledi
Çığlıkla “Hey! Burada ne var?
“Çok yuvarlak, düzgün ve sivri
Çok açık ve net
Bu harika bir özellik
Daha çok bir mızrak gibi”
Bir olguya dikkat çekmek, önemini arttırmak, yüceltmek veya ilgi duyulmasını sağlamak için kullanılan yöntemlerden en önemlisi "metaforları" kullanmaktır. Yapılacak benzetmeler, o konuda söylenecek bir çok sözün yerini alabilecektir. Bu nedenle bazı proje yöneticileri, projelerinde "savaş" ve "savaşçı" metaforunu kullanmayı severler. Onlara göre projeler bir savaş meydanıdır, proje ekibinin her bir elemanı da korkusuz, gözü pek savaşçılardır.
Proje yöneticilerinin veya bazen proje sponsorlarının motivasyonu arttırmak için başvurduğu bu yöntem bir süre sonra metaforların karmaşasına dönebilir. Projeler savaş meydanı, proje yöneticilerini komutan ve proje ekibi de savaşçılar olarak gösterilmek istenirse; doğal olarak karşıya "düşman", "kutsal toprak/alan" ve "taarruz, taktik, siper" gibi metaforları yerleştirmek gerekecektir. Savaşın tüm argümanlarının "proje" olgusunun içine yedirilmesi istenecektir. Savaşın nitelikleri konusunda Sun Tzu'nun Savaş Sanatı ve Carl von Clausewitz tarafından yazılan Savaş Üzerine kitaplarında bu metaforlara yeterince yer verilmiştir. Sun Tzu savaşlarda akılcılığı ön plana çıkarıp, kan dökmeden savaşı kazanmanın yollarını bulmanın önemine değinmiştir, taktik ve strateji olarak ılıman bir anlayışı benimsemiştir. Clausewitz ise belki de Avrupalı olmanın verdiği bir hırsla, savaşları ölüm ve öldürme üzerine konumlandırmıştır. Ona göre savaş, kan dökerek düşmanı yok etmektir ve zaferler ancak bu yolla kazanılır.
Projeler savaş meydanı olarak görülürse, proje planları katılaşır, değiştirilmesi zorlaşır. Proje ekibinin her biri, kendisini emir alan ve/veya emir veren savaşçılar olarak düşünür. Projede sunulacak çözüm "önerileri", sanki birer emir olarak algılanır. Esneklik ortadan kalkar ve verilen emir harfiyen uygulanmaya çalışılır. Proje ekipleri işlerini ancak emir aldıkları zaman gerçekleştirirler. Proje yöneticileri de tıpkı bir komutan gibi, ekibini bir yerden bir yere harekata yöneltmeye çalışırlar. Gereksinimleri, tasarımları veya iş planlarını sorgulamak asla mümkün değildir. Birileri karar vermiştir, ekibe sadece uygulamak düşer. Sorgulamak asla düşünülemez!
Belki bazı proje yöneticileri için komutan gibi emirler verip, yapılmasını istemek tercih sebebidir. Öyle ya! Ekibine "bunu yapın!" dediği zaman itiraz edilmeden yapılması işlerini kolaylaştıracaktır diye düşünebilir. Ancak bu sakıncalı bir metafordur. Projeler birer savaş değildir. Proje yöneticileri hiçbir zaman emir veren komutanlar değildirler. Geçmişte okuduğum bir yazıda projeler satranç oyununa benzetiliyordu. Aklıma ilk gelen "piyonlar kimler?" demek olmuştu. Proje ekibinde "at", "fil", "kale" gibi roller üstlenenler varsa; demek ki, ortada kolayca gözden çıkarılabilecek "piyonlar" da olmalıydı. Ekibin bir kısmını piyon gibi gören bir proje yöneticisi olamazdı, olmamalıydı. Hangi çalışan, kendisinin bir projede piyon gibi değersiz görülmesini kabul edebilirdi.
Günümüzdeki projelerde emirleri yerine getiren askerler yerine itaat etmeyen, çözümlere itiraz eden, sorgulayan, eleştiren, daha iyi bir çözümü olduğunu iddia eden askerlere ihtiyaç vardır. Bu kişilerle bir projede birlikte çalışmak bir proje yöneticisi için katlanılması zor ve istenilmeyen durumdur. Ancak bu tür "kötü?" askerler de proje ekiplerinde olmalıdır. Elindeki mızrak ile sadece savaşmayı düşleyen "iyi" askerler yerine mızrağın neden elinde olduğunu sorgulayan "kötü" askerler de gereklidir.
Projeler, savaş alanı olarak görülürse karşımızda saldıracağımız bir düşman gerekecektir. Bu düşmanlar, müşterilerimiz midir? Ya da son kullanıcılar mıdır? Projenin başka herhangi bir paydaşı düşmanımız mıdır? Böyle bir şey düşünülebilir mi? Asla. Belki rekabet içinde olduğumuz başka firmalarla mücadele etmemiz beklenebilir ancak bunları da hiç bir zaman yok edilmesi gereken düşmanlar olarak ele almamızı gerektirmez. Öyleyse, ortada bir düşman yoksa, savaş da yoktur. Proje ekibinin mücadeleci olması elbette gereklidir ancak hiç birinin öldürücü silahlarını kuşanmış savaşçılar olmasına gerek yoktur.
Projelerde de elbette "strateji", "taktik" ve "harekat" gibi kavramlar vardır. Bu konuyu ileride uzun bir yazı dizisi olarak ele alacağız. Ancak projelerdeki strateji, taktik, taarruz ve harekat gibi kavramlar askeri alandakilerle aynı değildir. Savaş stratejileri belki proje planları kadar esnek olmayabilir. Taarruz edecek ordu da sadece mızraklarını havaya kaldırmış askerler değildir. Metaforlar her yerde aynı şeyleri karşılamayabilir. Metafor kullanımında dikkatli olmak gerekir.
Son olarak; projelerin bir savaş alanı, projeyi bir mızrak olarak olarak gören "körler" elbet bir gün proje ekibindekilerle de savaşmaya başlayacaklardır. Proje yöneticisi kendisini emirler veren bir komutan olarak görmeyi bırakıp; itaat etmeyen, çözümlere itiraz eden, sorgulayan, eleştiren, daha iyi bir çözümü olduğunu iddia eden ekip üyelerine katlanabilen liderler olmalıdırlar!
02 Şubat 2020
Proje Yöneticisinin Dokunduğu Fil-2
Proje Yöneticisinin Dokunduğu Fil-2
Önceki yazımızda başladığımız "Proje Yöneticisi ve Dokunduğu Fil(Proje)" konusunda yeni bir yazı ile devam ediyorum. Bu yazımızın ana konusu projelerde karşılaşılan engeller ve aşılması gereken duvarlardır. Yazı dizimizin konusunu oluşturan "Körler ve Fil" şiirinde John Godfrey Saxe şöyle yazmıştı:
Birincisi file yaklaştı
Ve rastlantı sonucu yaslanınca
Onun güçlü ve geniş gövdesine karşı
Bağırmaya başladı:
“Aman Tanrım! Fakat bu fil
Tıpkı bir duvar gibi.”
Elbette hemen "Duvar" ören ekip üyelerinin bu davranışlarını kötümser bir bakış açısıyla değerlendirmemek gerekir. Aslında bir kısmının tepkilerinin temelinde, projenin başında hızlanmak adına atlanan, önemsiz gibi görünen hususların dikkate alınmaması yatmaktadır. Projeye hızlı bir başlangıç yapmak, tabiri caizse gaza basmak ve bir an evvel bir şeyleri ortaya çıkarmak her proje yöneticisinin hayalidir. Çünkü daha alınacak çok yol vardır ve bir şeyleri hızlıca halletmek ve diğer işlere başlamak ne de güzel olur.. Ama zaman içinde duvar(lar)a toslanılır.. Proje ekibindekiler çeşitli gerekçeler nedeniyle duvarlarını örmeye başlamışlardır. Her geçen zaman içinde bu duvarlara birer birer tuğlalar (mazeretler, sorunlar, kaprisler, zorluklar) örülür.
Proje yöneticisinin her bir duvarı yıkmak, üstünden atlamak veya duvarlar arasında delikler açmak için yeterince zamanı, gücü ve enerjisi olamayabilir. Öyle ya! Ekip içindekilerin ördükleri duvarların yükseklikleri, kalınlıkları ve malzemeleri farklı farklı olacaktır. Hepsinin üstesinden gelmeye çalışırken, projenin asıl işlerine odaklanmakta zorlanacaktır. Ayrıca bir duvar yıkılırken başka bir ekip üyesi başka bir duvar daha örmeye başlamış olabilir. Elbette bu durumda olanlar sadece proje yöneticisi değildir . Projede henüz heyecanını yitirmemiş, hızlıca bir şeyler yapmaya çalışan diğer çalışanlar da bu duvarlarla karşılaşacaktır.
Projede örülen duvarlarla yaşamak mümkün değildir. Duvarları yıkmak da mümkün olamadığına göre en kolay çözüm duvarların örülmesini baştan önlemektir. Bunun için anahtar soru şudur:"Ne İstiyorsun?" Projede duvar örenlere karşı uygulanacak yöntem; proje kapsamında ne yapmak istediklerini sormaktır.
Proje sponsorunun projeden beklentisi elbette projenin zamanında tamamlanıp, proje kapsamındaki hak edişin veya ödemenin yapılması olacaktır. Bundan başka bir beklentisinin olması mümkün değildir. Proje yöneticisinin beklentisi ise verilen kaynakları kullanarak, proje bütçesi ve zamanı içinde çalışmaları tamamlamak ve gereksinimleri karşılamaktır. Bunda da bir gariplik yoktur. Ancak ya diğer ekip üyeleri?!
Diğer proje ekibindekilerin de projeden tek beklentileri; "Verilen kaynakları kullanarak, proje bütçesi ve zamanı içinde çalışmaları tamamlamak ve gereksinimleri karşılamak mıdır?". Bazıları için belki geçerli olabilir ancak çoğunun böyle bir beklentisi, derdi ve amacı yoktur! Evet, proje yöneticileri açısından zor bir durum olsa da, diğer ekip üyelerinin onlar kadar projenin riskleri, hususlarıyla ilgisi yoktur, olamayacaktır..
Pekala, ne yapmalı?!
Proje ekibindekilere projenin başında "Bu projede ne yapmak istiyorsunuz?" sorusu ile projedeki işleri kapsamında "kendi projelerini" yaratmalarını sağlamak gerekmektedir. Asıl proje kapsamında tamamlanması gereken işlerin dışına çıkmamak koşulu ile; örneğin bir yazılım geliştirici açısından "kendisinin en iyi yazılım mimarisini oluşturma" projesini yaratmasını sağlamak gerekir. Aynı şekilde bir test sorumlusu açısından "kendisinin en iyi sistem performansını sınama" projesini; analistin "şu alandaki kavramlara hakim olma, deneyim edinme" projesini; kalite sorumlusunun "şu şu standartları projede uygulayabilme ve süreçleri oluşturabilme" projesini yaratmasını sağlamaktır.
Proje ekipleri, proje içinde kendi projelerini yarattıkları sürece duvar örmeyi bırakacaklardır. Duvar örmek için harcayacakları zamanı, enerjiyi ve gücü kendi projelerine ayıracaklardır. Böylece asıl projedeki engeller de ortadan kalkacaktır.
Son olarak; projede duvar ören ekip üyelerine olumsuz yaklaşmadan, projeden ne istediklerini ortaya çıkarmak ve proje kapsamında kendi projelerini yaratmaları sağlanmalıdır!
12 Ocak 2020
Proje Yöneticisinin Dokunduğu Fil-1
Proje Yöneticisinin Dokunduğu Fil
Yeni bir yazı dizisine daha başlıyoruz: "Proje Yöneticisi ve Dokunduğu Fil(Proje)". Tahminen 7 adet yazı yer alacak. Detaylarını ilerleyen yazılarımızda açıklayacağım üzere, bir proje yöneticisinin 6 farklı çerçeve (bakış açısı) ile projelere yaklaşımı ele alınacaktır.Günümüzde projeler; daha kapsamlı, daha büyük bütçeler gerektiriyor, birden fazla disiplin ve çalışma alanında (domain) çalışılması istenilen çalışmalar olmuş durumundadır. Hatta projeler içinde projeler oluşturuluyor ve "program" adı altında takip ediliyor. Dolayısıyla projeler için "fil" benzetmesi yapmak yanlış olmayacaktır. Hayvanlar aleminin en büyük, en azametli, en güçlü hayvanlarından birisi olan fillerin, aynı zamanda birbirleriyle işbirliği kuran hayvanlar olması benzetmemizi güçlendirmektedir. Projelere güle oynaya atanan/seçilen/görevlendirilen proje yöneticileri, kısa bir süre sonra nasıl bir fil ile mücadele etmek zorunda olacaklarının farkına varacaklardır.
Yazı dizimizin konusunu oluşturan "Körler ve Fil" şiiri John Godfrey Saxe (1816-1887) tarafından yazılmıştır. Şiirin orijinal metnine "The Blind Men and the Elephant" bağlantısından erişilebilir. Hint inanışlarında olan bir fabl üzerine yazılmıştır. Şiirde 6 tane kör adamın dokundukları fili farklı nesnelere benzetmesi konu edilmiştir. Şiirin çevirisini paylaşıyorum.
KÖR ADAMLAR ve FİL
İndostan'da altı adam vardı
Öğrenmeye çok hevesliydiler
Fili görmeye gittiler
Hepsi kör olmasına rağmen
Her biri kendi gözlemiyle
Merakını giderecekti.
Birincisi file yaklaştı
Ve rastlantı sonucu yaslanınca
Onun güçlü ve geniş gövdesine karşı
Bağırmaya başladı:
“Aman Tanrım! Fakat bu fil
Tıpkı bir duvar gibi.”
İkincisi uzun dişini elledi
Çığlıkla “Hey! Burada ne var?
“Çok yuvarlak, düzgün ve sivri
Çok açık ve net
Bu harika bir özellik
Daha çok bir mızrak gibi”
Üçüncüsü hayvana yaklaştı
Ve mutlulukla tuttu
Elleri içinde hortumunu
Böylece cesaretlendi ve konuştu:
“Anladım” dedi aynen
“Fil daha çok bir yılan gibi”
Dördüncüsü sabırsız elleriyle dokundu
Dizlerini hissetti
“Ne harika canavar
çok düz” tekrarladı:
“Bu fil, çok belli
Daha çok bir ağaç gibi”
Beşincisi şansla dokundu kulağına
Dedi: “en kör adam bile
Bunun ne olduğunu söyleyebilir,
Filin bu doğaüstü özelliği
Daha çok bir yelpaze gibi!”
Altıncısı daha çabuk değildi
Canavarı el yordamı ile yokladı
Sonra, sallanan kuyruğu yakaladı
Onun hissiyle
“Anladım” dedi
“Fil, daha çok, bir halat gibi”
Ve İndostan'lı bu adamlar
Uzun ve sesli tartıştılar
Kendi fikrinde her biri
Son derece kesin ve kararlı
Her düşünce kısmen doğruydu
Ve tümü yanlıştı!
Ancak ve elbette, burada ilk önce uyanması, gözünü açması gereken proje yöneticisi olmalıdır. Bir an önce proje ekibindekilere dokundukları şeyin bir fil olduğunu söyleyebilmesi ve buna onları ikna edebilmesi gereklidir. Proje yöneticisi de hala diğerleri gibi duvar, yelpaze, halat, mızrak gibi yorumlamalara devam ederse, hiçbir zaman projede gerçeği anlayamayacaklar ve istenilen sonuca varamayacaklardır.
Proje yöneticisinin dokundukları filin büyüklüğünü, niteliğini anlaması (kapsam/scope), bu filin büyüklüğü ile mücadele edebilecek ekibi oluşturması ve nihayetinde bu fili yerinden hareket ettirip yürütmesi (execution), sonunda fili istenilen yere ulaştırıp, teslim etmesi (kapatma) beklenmektedir. Bunun için de proje yöneticisinin, her bir projeye farklı çerçeveden, farklı perspektiflerden bakması ve ona uygun olarak projeye yaklaşması gerekmektedir.
Ve son olarak da, bu çerçeve içine tüm proje ekibini yerleştirebilmeli, herkesin o çerçeveden bakabilmesini sağlamalıdır!
Diğer yazımızda fili "Duvar" çerçevesi ile görenleri ele alacağız..
Etiketler:
bakış açısı,
başarı,
başarısızlık,
blind,
çerçeve,
Ekip,
elephant,
fil,
indostan,
körler,
Lider,
management,
perspektif,
proje,
Proje Yöneticisi,
Proje Yönetimi,
project,
saxe,
Schmaltz
29 Nisan 2019
Havai Yakalılar
HAVAİ YAKALILAR
İş hayatında çalışanlar günümüzde 2 tip olarak sınıflandırılmaktadır. Birçok kişinin bildiği üzere; teknik işleri gerçekleştiren teknisyen veya hizmet çalışanları "mavi yaka" olarak adlandırılır. Bunlar daha çok üretim bandında çalışan veya operasyonel işleri gerçekleştiren çalışanlardır. Genellikle belli saatler içinde üretilen parça veya ürün adetine göre değerlendirilmektedir. Bir diğer çalışanlar ise, mavi yakalılar dışında kalan; yönetici ve tasarım veya teknik işleri gerçekleştiren çalışanlardır. Genel olarak masa başında çalışırlar ve planlama, koordinasyon, yürütme, takip ve kontrol faaliyetlerinde yer alırlar. İş yerinin çalışma alanına göre mavi ve beyaz yakalı personel dağılımı değişebilir. Bir mimarlık veya yazılım ofisinde beyaz yaka ağırlıklıyken; bir fabrikada ise mavi yakalı çalışanlar fazladır.Hem mavi yakalı çalışanlar arasında hem de beyaz yakalı çalışanlar arasında bir hiyerarşi kurulabilmektedir, kurulmalıdır. Mavi yakalı bir çalışan bir ekibin yöneticisi, şefi veya lideri olabilir. Beyaz yakalılar arasında da lider, müdür, direktör gibi yönetim organizasyonları olur. Yani hiyerarşik düzenin mavi veya beyaz yaka açısından farkı yoktur, aynı kadrolar her iki çalışan tipinde de tanımlanabilir.
Yazımızın konusu olan havai yakalı tanımına gelirsek; mavi ile beyaz tonun karışımından oluşan renge havai renk denilmektedir. Çok açık mavi rengi temsil etmektedir. Açık ve bulutsuz bir havada gök yüzündeki renge bu isim verilmektedir. Bu analojiden yola çıkarak; havai yakalı çalışanlar da hem beyaz hem de mavi yakalı çalışanlar için kullanılabilir. Bir çalışanın hem mavi hem de beyaz yaka olması biraz anlamsız olabilir. Ancak birçok işletmede ismi konmasa da böyle çalışanlar bulunmaktadır.
Bazı çalışanlar; mavi yaka çalışanların yaptığı işi yapması beklenirken, zaman zaman beyaz yaka performansı gösterebilir. Örneğin üretim bandında bir tasarım veya üretim çalışması yaparak, ya da diğer mavi yakalı çalışanlar arasında koordinasyonu sağlayarak; bir beyaz yakalı yöneticinin sağlaması gereken iyileştirmeyi sağlayabilir.
Bazı beyaz yakalı çalışanlar ise; daha çok operasyonel işleri gerçekleştirerek, tıpkı bir mavi yakalı çalışan gibi benzer işleri sürekli ve düzenli bir şekilde yapmayı sevebilir. Örneğin bazı idari personeller, her gün aynı standart işleri yaparak, raporlar hazırlayarak, kayıtlar girerek işleri yapabilirler. Bu beyaz yakalı çalışanlar aslında sadece bulundukları firmanın çalışma alanı gereği beyaz yakalı olmuşlardır. Aslında tam da bir mavi yakalı gibi çalışan performansı gösterirler.
Ekipler oluşturulurken; ekip üyelerinin sadece unvanlarına veya mezun oldukları okullarındaki bölümlerine göre mavi veya beyaz yakalı olarak adreslemek yanıltıcıdır. Hatalı bir sınıflandırma yapılırsa zaman içerisinde ekip içinde mavi ve beyaz yakalı çalışanlardan daha çok havai yakalı çalışanlar ortaya çıkar.
Bir süre sonra da mavi yakalı çalışana beyaz yakalı çalışanın işini yaptırmak veya tersi bir durumu zorlamak gerekecektir. Ekiplerdeki mavi/beyaz yaka ayrımını doğru yapmak; havai yakalı çalışan sayısını azaltacaktır.
Görüşmek üzere.
22 Eylül 2018
İlet-işim
Proje Yönetiminde İletişim
Klişe bir söyleyiş olsa da, iletişim elbette proje yöneticileri açısından çok önemlidir. Literatürdeki bazı kaynaklara göre, proje yöneticisinin toplam mesaisinin %70 kadarının iletişimle geçtiği bildirilmektedir. Projelerin en önemli aktörleri, proje ekibinde yer alan insanlar olduğu için bir proje yöneticisinin ekibindeki tüm kişilerle, projedeki tüm paydaşlarla doğrudan veya dolaylı iletişim halinde olması beklenir, gereklidir. Projedeki iletişim sözlü ve yazılı olarak gerçekleştirilir. Sözlü iletişim ile yazılı iletişimin kendi içinde kuralları, temayülleri vardır. Bir proje yöneticisi, hem sözlü hem de yazılı iletişim konusunda yetenekli olmalı, iletişim aracını en güçlü haliyle kullanabilmelidir. Zaten farklı bir şey düşünülemez bile.
Proje yöneticisi, gününün büyük kısmını iletişimle (sözlü, yazılı) geçirdiğine göre projesini de iletişim kurarak yönetebilir diye düşünülebilir. Ülkemizde birçok yönetici, özellikle proje yöneticileri sözel iletişim üzerinden iş takibi, kontrolü ve planlaması yapmaktadır. Dolayısıyla ekibiyle sürekli konuşmak ihtiyacı hissetmektedirler. Bu iletişimler; kendi konumsal gücüne, ekip üzerindeki yaptırım argümanlarına ve iletişim kurduğu kişilerin pozisyonlarına göre bazen emir vermek, bazen rica etmek veya karşılıklı görüş alışverişi şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak iletişim sanıldığı gibi proje yönetiminde her şey değildir.
Öncelikle iletişimin şekli, nasıl yapıldığı, kiminle iletişim kurulduğu, ne zaman gerektiği veya gerekmediği gibi hususlar bulunmaktadır. Proje yönetiminde iletişimin sadece salt samimiyete dayanmaması gereklidir. Sosyal hayatta kurulan ilişkilere, samimi sohbetlere, şakalaşmalara, eğlenceli muhabbetlere dayalı olarak yürütülen iletişim şekli proje yönetiminde her zaman etkili olmayabilir, hatta projeye zarar bile verebilir. Proje geliştirme süreci içerisinde, zamanında tamamlanması gereken işlerin samimiyete dayalı ilişkiler nedeniyle ertelenmesi, üstüne gidilmemesi, takip edilmemesi söz konusu olamaz. Kişisel ilişkilerin bozulmaması adına projede tamamlanması gereken işlerin yapılmamasına yol açacak toleranslar gösterilmemelidir. Dolayısıyla iletişimin dozajının, projenin sancılı geliştirme süreçlerine göre ayarlanması gereklidir.
Türk usulü proje yönetimi olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan "Aslanım, koçum bu işi sen yaparsın, haydi göster kendini" gibi sözlerin etkisi anlık problemli durumlarda güçlüdür ancak tüm proje geliştirilmesi süreci boyunca etkili olmayacaktır. Böyle bir iletim şekli yani amiyane tabirle "gaz verme" yöntemi proje yöneticisinin sürekli başvuracağı bir araç değildir. İletişim kurulmaya çalışılırken mobbing, dalga geçme, küçümseme, alaya alma, özel hayata girme gibi durumlardan da kaçınmak gereklidir. Önemli bir husus ise şirket içi dedikodulardır. İletişim kurulurken şirket içindeki dedikodulara, asılsız söylemlere girmekten proje yöneticileri özellikle uzak durmalıdırlar. Dedikoduları duymak, öğrenmek bir çok kişi için mutluluk verebilir. Ancak proje yöneticisinin kaynayan dedikodu kazanından uzak durmaması halinde kendisinin de dedikodulara malzeme olabileceğini düşünmesi önemlidir. Şirket içindeki dedikoduların, projelerin geliştirilmesinde hiçbir katkısı olmayacağını bilmesi ve buna göre davranması lazımdır. Proje ekibindeki birkaç kişiyi ilgilendirebilecek bir yalan haber karşısında tarafsız kalması, doğru ve kesin bilgi elde edilmediği sürece, iletişim adına olsa bile bu konulardaki sohbetlere girmemesi gereklidir. Dedikodu bir iletişim yöntemi değildir.
Kiminle ve nasıl iletişim kurulacağı da önemlidir. Projenin müşterisi ile ve diğer paydaşlarıyla profesyonel şekilde formal ve çoğunlukla yazılı bir iletişim kurulması gerekirken, proje ekibiyle de daha çok sözel iletişim kurulması gereklidir. Bu yöntemlerin yerinde kullanılmaması, karıştırılması ileride çözülmesi zor problemlere yol açacaktır. Benim işim iletişim diyen proje yöneticileri, bir süre sonra "bu benim ne illet işim!" diyeceklerdir.
Projelerde aslolan planlama, kontrol ve yürütme çalışmalarıdır. Planı olmayan, kontrol edilmeyen, doğru kaynaklar atanmadan yürütülmeye çalışılan projelerin, sadece iletişimle yönetilmesi mümkün değildir. Ekiple ne kadar samimi sohbetler, kişisel ilişkiler olsa da takvimi belli olmayan işlerin gerçekleştirilmesi zor olacaktır. Bu tür yönetim stillerinde hem proje ekibi hem de proje yöneticisi fazlasıyla yorulacaktır. Proje yöneticisinin, projeyi yönetirken alet çantasında birçok alet bulunur. Bunlara örnek olarak proje yönetim yazılımları, tahminleme/kestirim yöntem ve araçları, kurumsal kaynak yönetim araçları, öğrenilmiş dersler, bütçeleme yöntemleri ve araçları, bilgi birikimi, sözlü ve yazılı iletişim, planlar, gereksinim elde etmeye yarayan araçlar, yöntemler ve prototip ürünler vb. gösterilebilir. Görüldüğü üzere iletişim bunlardan sadece bir tanesidir.
Son olarak; bir tamirci ustasının alet çantasında sadece bir tornavida ile tüm arızaları gidermesi mümkün değilken, benzer şekilde bir proje yöneticisinin de sadece iletişime dayalı bir proje yönetmesi de mümkün değildir. Kendilerinin güçlü iletişim yeteneklerine güvenen proje yöneticilerinin bir süre sonra işleri yürütebilmek için iletişim kurmak adına şekilden şekle, tipten tipe girmesi olasıdır..
14 Ağustos 2018
Mazeretim Var Asabiyim Ben..
Mazeretim Var Asabiyim Ben
MFÖ Grubunun 90'lı yıllarda çıkmış güzel bir şarkısıydı.
Sözlerinde boş konuşanlara karşı bir asabiyet hali vardır. Hepimizin çoğu kez
yaşadığı bu duygu-durum, güzel bir şarkıya dönüşüvermiş. Asabi olmak,
sinirlenmek ve bağırıp içindekileri dökmek, rahatlamak zaman zaman ihtiyaç
duyduğumuz, istediğimiz bir davranıştır. Çoğu zaman geçerli bir neden
aramaksızın, sinirlendiren şeyin anlamlı olup olmadığına bakmaksızın asabi
davranışlar sergilenir. O anda neden ve sonuç arasındaki ilişki kopar, ne
nedenler ne de sonuçlar düşünülür.
Özel yaşamda asabi olmanın kimi zaman faydaları da
görülebilir. Karşınızdaki kişiyi sizden uzaklaştırıp, çevrenizdekilerin
"bırak şu deli adamı, uğraşılmaz onunla" gibi sözleriyle birlikte hem
sindirme hem de uzak tutma imkânı sağlayacaktır. Bazen de korku yaratacak,
kişileri sizinle ilişki kurmaktan korkutacaktır. Elbette yalnız ve tek başına
kalmaya rağmen asabi olmayı istemek de bir tercih sebebidir. Zaman içinde
çevresinde kimselerin kalmadığını görünce iş işten geçmiş olacaktır.
İş hayatında ise asabi olmak artık tercih sebebi falan
değildir. Konuma göre asabi davranışların etkileri ve sonuçları çok farklı
olmaktadır. Özellikle yöneticilerin asabi davranışları doğrudan işlerini ve
birlikte çalıştıkları üstlerini ve astlarını etkilemektedir. Ülkemizde konumu
ve gücüne bağlı olarak kademelerde yükseldikçe "asık suratlı"
yönetici profili artar. Her kademe arttığında yöneticiler daha az güler, daha
çok asık suratlı olur, çevresindekilere asık suratlarıyla daha çok korku saldıklarını
düşünürler. Bu özellikle emir-komuta şeklinde organize olan kurumlarda çok
fazla hissedilir, görülür. Üst yöneticinin veya komutanın kendisine bağlı
çalışan astlarının yanında gülmesi ve hatta gülümsemesi bile görülmez.
Ancak garip bir çelişkidir ki; hem toplumumuz hem de
çalışanlar, astlar ve işbirliği içindeki aynı seviyedeki yöneticiler, her zaman
üst yöneticilerinin asık suratlı, asabi ve sürekli bir şeylere sinirlenen
kişiler olarak görünmelerini beklerler, kabullenirler. Filmlerde çoğu kez
çalışanın yüzüne bakmadan asık suratla önüne gelen evrakları imzalayan yönetici
rolü gösterilir. Toplumda da böyle bir algı oluşmuştur. Beklentiler bu
yöndedir.
Gelişen dünyada, ülkemizin aksine sinirlerine hâkim olan,
öfke yönetimini sağlayan, öfke yönetimi konusunda eğitim almış, asabi olsa da
bunu çalışanlarına aktarmayan yöneticiler artık sahne almaktadır. Google,
Apple, Facebook vs. yöneticilerinin asık suratlı, çevresine korku salan, asabi
davranışları olan bir fotoğrafı veya görüntüsüne rastlanılmaz. Artık bu şekilde
bir yönetim anlayışı giderek yok olmaktadır.
Ülkemizde de zamanla asabi yöneticilerin azalacağına
inanıyorum. Hiçbir yönetici veya lider "mazeretim var, asabiyim ben"
veya "ne yapayım, öfkeme hâkim olamıyorum" diye kendisini
savunmayacaktır. Bazı yöneticilerin "sinirliyim ama ben olduğum gibi
görünüyorum, içim dışım bir" gibi hem asabi hem de kendini haklı çıkaracak
gerekçeler üretmesinin de artık önemi kalmayacaktır. Sinirlendiği zaman
çalışanlarına ağzına geleni söyleyen, sonra da "insanları idare etmek için
böyle davranmam lazım, ben de üzülüyorum ama biraz yüz verirsen kimse sözünü
dinlemez" benzeri lafları söyleyen yöneticilerin sadece işleri idare eden
idareciler olduğunu, asla lider olamayacaklarını düşünüyorum.
Öfkeyle ancak çalışanlar sindirilir, korkutulur. Gerçek
liderler, öfke kontrolünü yapabilenlerdir.
29 Temmuz 2018
Size Baba Diyebilir Miyim?
SİZE BABA DİYEBİLİR MİYİM?
"Size baba diyebilir miyim" sözü eski Türk filmlerinde sıkça duyduğumuz klişe bir replikti. Filmin atmosferi içerisinde duygusal bir bağ oluşturur ve izleyiciyi hüzünlendirip, gözyaşlarıyla izlemesini sağlayabilmiştir. Temeli ise "baba" figürüne dayanmaktadır.Toplumumuzda egemen olan ataerkil yapı gereği baba figürü tüm yapılara sirayet etmiştir. Gelenek, örf ve adetlerimizde, bu erkek egemen davranış şekli aileden başlayarak, ekiplere, topluluklara ve hatta devlete bile uyarlanmıştır. Siyasilerin çokça kullandığı "devlet baba" imgesinin temelinde de, bu geleneksel ataerkil yapı bulunmaktadır. Ailenin reisi olan baba, devlet seviyesinde ise tüm vatandaşlarının babası olarak görülür. Tıpkı her şey ailedeki babadan istenildiği gibi, devletten istenilmeli, baba olan devlet de bunu sağlamalıdır. Bu "baba" figürünün sağladığı yüceltme mekanizması, arka planda sorumluluklar da getirir. Baba, para kazanmalı, ailesini korumalı, ihtiyaçları gidermeli, toplumla iletişime geçmeli, gerekirse kavga etmeli, yedirmeli, içirmeli vs.. Bu sorumluluk listesi uzayıp gider.
Benzer ataerkil yapı, ülkemizdeki yönetim yapısına da yansımıştır. Baba rolünü, çoğu zaman patron veya organizasyonda üst düzeydeki CEO, genel müdür, başkan, lider, direktör gibi kişiler üstlenmektedir. Hatta birçok takım/ekip lideri de ekibin babası gibi davranabilmektedir. Organizasyonda baba rolünü üstlenenler, tıpkı ailedeki babalar gibi, çalışanlarına iş sağlamalıdır, amiyane tabirle ekmek vermelidir. Baba rolü gereği çalışanların tüm sorunları, onların sorunu olur ve çözmeleri beklenir. Ekip içi çatışmaları, tıpkı ailedeki babanın yaptığı gibi sona erdirmeli, gerekirse masaya yumruğunu vurup çatışmayı önlemelidir.
Baba olarak görülen yönetici, bir süre sonra ekibindekilere bağırabilme, kızabilme, kötü söz söyleyebilme hakkını da görmeye başlar. Öyle ya, evdeki baba da çocuklarına hem kızar hem de sever. "Baba yönetici", çalışanlarına kızma hakkını kendini görürken, aynı zamanda ekibine yönelik dışarıdan gelecek tepkiler karşısında da "koruyucu" rol üstlenir, üstlenmesi beklenir. Çalışan zaman içinde şöyle düşünür: Yöneticim bana kızar ama beni de başkalarına karşı savunur. Bu anlayışa sahip çalışanların çoğalması durumunda baba rolünü üstlenen yöneticinin kendinde "hak"?! olarak gördüğü davranış biçimleri de artar.
Bu tip yöneticiler, bir süre sonra çalışanların özel hayatına karışmaya başlar, kendi sorumluluğunda olmayan konularda kısıtlamalar/özgürlükler koymaya çalışırlar. Çalışanlar da bu durumdan bazen mutsuz bazen de mutlu olurlar. Ancak sırtını baba rolünü üstlenen yöneticiye dayayan çalışanlar, yöneticilerinden ayrıldıkları veya yöneticileri ayrıldığı zaman, tıpkı ailedeki baba ölünce ortada kalan çocuklar gibi savunmasız, iradesiz ve hatta sahipsiz kalırlar.
Profesyonel iş yaşamının gereklerine uygun olarak yapılanmayan şirketlerdeki organizasyon yapılarının kolayca ve hızlıca ürettiği "baba" yöneticiler, şirketlerin ileride çözmeleri gereken önemli sorunlardan birisi olmaktadır. Hem çalışanların kişisel gelişimi hem de yöneticilerin yetki ve sorumlulukları açısından "baba" figürünü üstlenen yöneticilerin öncelikle kendilerini değiştirmesi gereklidir. Yönetici ne çalışanlarının hem kızan hem seven babasıdır, ne de çalışanları, yöneticilerinin her şeyleri istedikleri/bekledikleri çocuklarıdır. Aralarında organik bir bağ bulunmadığı gibi varolan hiyerarşik bağ da ancak profesyonel iş hayatının gerektirdiği düzeyde olmalıdır.
Tıpkı eski Türk filmlerinde olduğu gibi, "size baba diyebilir miyim" diyen çalışanlara veya "seni oğlum gibi sevdim" diyen yöneticilere profesyonel iş yaşamında yer yoktur.
19 Temmuz 2018
Danışman kadrosundan işe alınmadınız
Günümüzdeki şirketlerde genel yapılanma; yönetim (idari, koordinasyon, takip ve planlama) ile alan uzmanları (teknik liderlik, destek, hizmet ve kontrol) şeklinde olmaktadır. Birçok firmada kariyer ilerlemesi de bu iki kol üzerinde gerçekleşmektedir. Çoğu zaman alan uzmanlığından yönetim ekibine doğru geçiş olmaktadır. Aksi yönde geçişlere nadiren rastlanmaktadır.
Alan uzmanlığından alt düzey yöneticiliğe (şef, koordinatör, başmühendis vb) terfilerde genelde kişinin uzmanlık alanında gerçekleştirdiği başarılı çalışmalar dikkate alınır. Bu uzmanlıktaki birikimini idari faaliyetlerde de devam ettirmesi beklenir. Devam eden süreçte ise kariyer yolunda orta düzey yöneticilik ve üst düzey yöneticilik görevlerine kadar yükselme imkanları oluşabilir.
Alan uzmanlığından, yöneticiliğe geçiş yapanlarda görülen en bariz yanlış, kendilerini bir anda "danışman" rolüne sokmalarıdır. Özellikle üst düzey yönetimle yapılan toplantılarda genel olarak "şu yapılmalıdır, şöyle değiştirilmelidir, bu şekilde uygulanmamalıydı" gibi cümlelerin kurulması sıkıntı yaratacaktır. Çünkü danışman kadrosundan işe alınmadınız, bu nedenle terfi etmediniz. Bu cümleler ancak şirket dışından hizmet alınan danışmanların kurabilecekleri görüşlerdir. Danışmanların yetki ve sorumlulukları çok azdır. Görüş ve önerilerini belirtirler ancak uygulanması ve sonuçlarından ortaya çıkacak risklerin karşılanması danışmanın sorumluluğu olmayacaktır.
Yeni yöneticilerin, bunlar yerine kendisinin görev ve sorumluluk alacağını belirten ifadeler kullanılması gereklidir. Yöneticilerden, bir şeyin yapılması gerektiğini söylemeleri değil, bir şeylerin yapılması için nelere ihtiyacının olduğunu tespit etmesi beklenir. Zaten bu amaçla yönetici yapılmıştır.
Dolayısıyla yeni yöneticilerin, kendilerini danışman gibi görmemeleri, elini taşın altına koyarak görev ve sorumluluk talep etmeleri, sorunların çözümünde nasıl yapılacağını anlatmak yerine ne yapması gerektiğini anlamaları ve buna göre strateji, plan ve program yapmaları gerekmektedir.
01 Temmuz 2018
Tutkulu Çalışanlar-4
TUTKULU ÇALIŞANLAR-4
Tutkulu çalışanlarla ilgili yazılarımızı bu yazı ile
sonlandırıyoruz. Önceki yazılarımızda (1, 2, 3) tutkulu çalışanları başarısızlığa götüren
sebepleri incelemiştik. Geriye başarısızlık sebeplerinden sonuncusu kalmıştı.
Sistemler, tutkulu çalışanların önünde engel olabilir
Şirketlerde işlerin düzgün yapılması için tanımlanmış olan
kural, prosedür, talimat ve süreçler; işleyen bir sistem oluşturmak için
gerekli olan ve yürütülmesi gereken olgulardır. Sistemin düzgün akışı ve
bölümler, birimler ve ekipler arasındaki koordinasyonun sağlanması için
gereklidirler. Tersi bir durumda kaos yaşanması doğaldır. Tutkulu çalışanların
sistem içerisinde, kurallara göre çalışma yapması beklenir. Aslında tutkulu
çalışan açısından bir sorun da yoktur, aksine düzgün işleyen bir sistemde
tutkulu çalışanların daha verimli ve koordinasyon içinde çalışması da daha
faydalı olacaktır.
Ancak önceki yazımızda belirttiğimiz üzere, tutkulu
çalışanlar aşırı ve aşkındır. Dolayısıyla sistemleri en çok zorlayan,
sistemlerin avantajlarından ve dezavantajlarından en çok etkilenen kişilerdir.
Hedefe ulaşmak için ilerlerken sistemin önüne çıkardığı olası aksaklıkları en
fazla hisseden ve bunlarla da mücadeleye giren bir tutkuya sahiptirler. Hal
böyle olunca da sistemin yılmaz savunucuları ile tutkulu çalışanlar arasında
bir çatışma ortamı oluşur.
Böyle bir çatışma ortamında hem sistem hem de tutkulu
çalışanlar zarar görecektir. Yöneticilerin burada dikkatle ve önemle sistemin
aksayan yanlarını tespit etmeye yönelik çalışmaya başlaması gereklidir.
Yöneticilerin; tutkulu çalışanları, sistemin aksayan yönlerine rağmen sistemin
içine sokmaya, çalışmalarını sistemin kurallarına uygun olarak
gerçekleştirmelerini beklemeleri tutkulu çalışanların motivasyonunu düşürecek
ve başarısızlığa götürecektir.
Sistemin kuralları, ilk yazımızda tanımladığımız görev
adamları ve pasif iyiler açısından sorunsuz görülebilir, işletilebilir ve o
kurallar içselleştirilmiş olabilir. Ancak tutkulu çalışanların karşılaştığı sistem
sorunları ile görev adamları ve pasif iyilerin karşılaşması da zaten beklenilmez,
karşılaşmazlar. Çizilmiş dar bir çerçeve içerisinde işlerini yürüttükleri için
sistem onlar için engel oluşturmaz. Yöneticiler sistemin sorunlarına görev
adamlarının penceresinden bakarsa, tutkulu çalışanlara karşı "bak ne güzel
sistem, tıkır tıkır işliyor, sende bir problem var" diyerek geri
çevirecektir. Sistem zorlanmadıkça da bu algı yerini inanca dönüştürecektir. Bu
durumda sistem içerisinde hiçbir iyileştirilecek nokta da tespit
edilemeyecektir.
Tutkulu çalışanlar bu durumda ya sistemin kurallarının
etrafından dolanmaya çalışacaklardır ya da kurallara uyarak zaman
içerisinde pasif iyilerden, görev adamlarından biri olmaya zorlanacaklardır.
Yöneticilerin, özellikle tutkulu çalışanların tespit ettikleri aksaklıkları
birer bulgu olarak ele alıp, olası çözüm önerilerini de yine tutkulu
çalışanlardan alacakları görüşlere göre ortaya koyması önemlidir.
Sistemin aksayan yönlerini düzeltmek; elbette sistemi yok
edip, kuralları geçersiz kılmak değildir. Ayrıca sadece tutkulu çalışanların
belirttikleri önerilere göre şekillendirmek demek de değildir. Burada amaç,
sistemle uyum içerisinde çalışarak pasif duruma geçmiş kişilerin de aktif
olmasını sağlayacak düzeltmeleri yapmaktır. Yöneticiler bu konuda düşünmelidirler ve
tutkulu çalışanların sistemle uyumlu çalışmalarını sağlayan ancak sistemin daha iyiye gitmesi için
zorlayıcı tedbirleri alması gereklidir.
Son olarak;
Böylece tutkulu çalışanlarla ilgili yazı dizimizi
bitiriyorum. Yöneticilerin, ekibindeki
ve çevresindeki tutkulu çalışanlara farklı bir gözle ve yaklaşımla bakmasını
sağlaması için faydalı olduğunu düşünüyorum.
02 Mayıs 2018
Kolay Gelsin!
Kolay Gelsin
Geçtiğimiz günlerde Savunma Sanayinin duayenlerinden Sn. Haluk Bulucu'nun Pazarlama alanında deneyimlerini paylaştığı "Senin Canın Sağ Olsun" isimli kitabını okudum. Her ne kadar satış ve pazarlamaya yönelik gibi görünse de genel anlamda tüm yöneticiler için de değerli ipuçları içeriyor. Okurken keyif aldım.
Türkiye'de pazarlamanın önemli tümcelerinden birisidir:"Canın sağolsun". Öyle ki, her ne kadar isteneni elde edemezseniz de karşınızdakinin gönlünü kazanmaya yönelik, belki de ilerideki bir satış için ortam oluşturmak amacıyla değerli bir yaklaşımdır. Feragat edilmiş gibi görünse de asıl kazanımları elde etme imkanı sunar. Bunun gibi, bize özgü başka sözler de vardır: "bu sana yaramaz", "dosta gider", "aramızda üçün beşin lafı mı olur", "tamam ama borcum olsun", "bir çayını içerim", "bir sonrasında bendensiniz" gibi..
Bu doğrultuda proje yönetiminde de tıpkı "senin canın sağ olsun" gibi can alıcı sözlerden bir benzeri de "kolay gelsin" olabilir. Bir işi yaptırmak için "şunu yapın", "bunu yapmayın" gibi sözlerle elbette emir vermek mümkündür. Ancak bir çalışana "kolay gelsin" demek motive edicidir. Bunu söylemek yöneticiye zor gelmemelidir.
Aslında bir çalışanı motive edecek ne güzel sözlerimiz var: "Kolay gelsin", "Elin(iz)e sağlık", "sen daha iyisini bilirsin/yaparsın", "ne demek, elimize yapışmaz ya" vs..
Dile kolay gelen, gönül alan, zahmetsiz ve söz olarak hafif, etkide ağır olan cümlelerimiz..
18 Mart 2018
Tutkulu Çalışanlar-3
TUTKULU ÇALIŞANLAR-3
Tutkulu çalışanlarla ilgili yazılarımıza üçüncüsü ile devam
ediyoruz. Diğer yazılarımız ( Tutkulu Çalışanlar-1 ve Tutkulu Çalışanlar-2 )
içerikleri ile yayınlanmıştı. Bu yazımızda tutkulu çalışanları başarısızlığa götüren
sebepleri incelemeye kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Gerilme ve Rahatlama Dönemlerinde başarı ve başarısızlık
yanlış algılanabilir.
Tutkulu çalışanların başarılarının süreklilik göstereceği
gibi bir algı vardır. Mademki işine tutkuyla bağlı bir çalışan ise başarıya ulaşmak
için her şeyi yapacağı beklenir. Ancak sorun, tutkulu çalışanın hedefine
odaklanmasında değildir. Tutkulu çalışanlar, belli dönemlerde odaklandıkları
hedeflerine ulaşmak için çok fazla efor sarfetmek zorunda kalabilirler. Yani
gerilmiş bir yay gibi hedefine ulaşmaya çalışırlar. Bu dönemde hem
motivasyonları hem de eforları en yüksek seviyeye çıkar. Ancak hedefe
ulaştıklarında veya bir sebepten dolayı hedeflerinden uzaklaştırıldıklarında bu
gerginlik halinin yerini rahatlama dönemi alacaktır.
Tutkulu çalışanların yüksek çalışma gösterdikleri gerilme
dönemlerindeki başarılarını, onların daha fazla işler üstlenebileceği şeklinde
algılamak yanlış değerlendirme olacaktır. Yüksek performans sergileyen çalışanlara,
daha fazla yeni işler verilmesi; hem yeni işlerin aksamasına hem de hedefe
odaklanmış işlerin hedeflerinden sapılmasına sebep olabilir. Yani daha fazlasını
isterken, mevcut performansı da kaybetme durumuyla karşılaşılır. Aynı şekilde
tutkulu çalışanların rahatlama dönemlerinde performanslarındaki düşüş de
onların yeteneklerinin veya motivasyonunun azaldığı algısını yaratmamalıdır.
Önceki performansa dayalı olarak yapılacak yeni değerlendirmede tutkulu çalışanların
düşük performanslı değerlendirilmesi hatta işten çıkarılması; hem çalışanın
motivasyonunu azaltacaktır hem de işgücü kaybına sebep verecektir.
Tutkulu çalışanların bir hedefe ulaştıktan sonra diğer
hedefe odaklanmalarındaki süre içerisinde yanlış değerlendirmeler yapmadan,
tekrar motivasyonunu sağlayıp, başka hedefler konulması gerekmektedir. Bunu da
özellikle performans değerlendirmelerini yapan ilgili yöneticilerin sağlaması
beklenir. Tutkulu çalışanların inişli-çıkışlı performansları, görev adamlarının
stabil (durağan) performanslarına göre toplamda daha fazla olacaktır.
Bilinçsizce hedeflerden uzaklaştırılması, tutkulu çalışanların performansına zarar verir.
Tutkulu çalışanların başarısızlıklarında önemli nedenlerin
başında, özellikle ilgili yöneticiler tarafından mevcut hedeflerden uzaklaştırılması
gelmektedir. Tutkulu çalışanlar, bir İNANÇ uğruna kendilerini harekete geçirecek
EYLEM sahibi oldukları zaman artık onları hedeflerinden uzaklaştırmamak
gerekir. Bazen bilinçli olarak bazen de bilinçsiz olarak bu yapılmaktadır. Yöneticiler,
hem tutkulu çalışanları hedeflerinden uzaklaştırmamaya dikkat etmeli hem de
diğer dış etkiler ve kişiler tarafından bilinçli olarak yapılan operasyonlarla
tutkulu çalışanların hedeflerinin değiştirilmesine izin vermemelidir.
Hedefinden uzaklaştırılan çalışanı yeniden güdülemek, motivasyonunu sağlayıp tekrar
hedefe odaklandırmak zor olabilir, ekstra efor gerektirebilir. Mevcut hedefin
korunmasını sağlamak belki de daha kolay olacaktır. Ya da motivasyonunu kaybetmiş
bir tutkulu çalışan için yeni ve çok farklı bir hedef belirlemek çözüm olabilir.
Eski hedefe odaklanamayacaklarının bilincinde olunmalıdır.
Tutkulu çalışanlara verilen değer ile beklentilerin
tutarsızlığı, performansa yansır.
Klasik motivasyon yöntemleri başında, çalışan başarılarının maddi
bir ödülle ödüllendirilmesi gelmektedir. Birçok firma bu yöntemi halen
uygulamaktadır ve birçok çalışanı üzerinde de olumlu etkileri olmaktadır. Ancak
tutkulu çalışanların başarılarının değerlendirilmesinde maddi beklentileri ön
plana çıkarmak ters etki yapabilir. İşini tutkuyla gerçekleştiren birisine, işi
tamamlarsan şu kadar ikramiye vereceğim demekle işi bitiremezsen seni
cezalandırırım demek aynı sonucu ortaya çıkarabilir. Bu sonuç bir hiçtir. Tutkulu
çalışanların hedefe odaklandıkları zamanlarda, onları ödülle motive etmek veya
ceza ile korkutmak fayda vermeyecektir. Bu yöntemler, önceki yazılarımızda
değindiğimiz görev adamları için etkili olacaktır. Tutkulu çalışan asıl ödülünü
hedefine ulaştığı zaman alacaktır veya asıl cezayı hedefini gerçekleştiremediği
zaman kendi kendine kesecektir.
Yöneticilerin, tutkulu çalışanların beklentileri dışında
motivasyon yöntemlerini uygulamaya çalışması performanslarına yansıyacaktır. Doğru
zamanda yapılacak başarının takdir edilmesi, duyurulması ve sahiplenilmesi
motivasyonu daha da arttıracaktır. Tutkulu çalışanlardan umulan beklentiler ile
bu beklentilerin gerçekleştirilmesi durumunda verilen değerin birbiriyle uyumlu
olması gerekir.
Sonraki yazımızda diğer başarısızlık sebeplerini
detaylandırmaya devam edeceğiz.
Görüşmek üzere.
04 Şubat 2018
Tutkulu Çalışanlar-2
TUTKULU ÇALIŞANLAR-2
Bir önceki yazımızda tutkulu çalışanların özelliklerine
giriş yapmıştık. Özet olarak tutkulu çalışanların çalışmalarında ve
davranışlarında aşırı ve aşkın olduklarını belirtmiştik. Ayrıca onları “aktif
iyi” olarak nitelendirip, bir İNANÇ uğruna kendilerini harekete geçirecek
EYLEM sahibi olduklarını açıklamıştık. Bu yazımızda ise tutkulu çalışanların
başarı veya başarısızlık durumları ele alınacaktır.
Genel değerlendirme olarak tutkulu çalışanların başarılı
olacaklarına dair kanı vardır. İşlerine tutkuyla bağlanan birisinin, elinden
gelen her şeyi sonuna kadar yapıp başarıya ulaşacağı düşünülür. Çalışanların
tutkularının ölçülemediği bir durumda, başarı-tutku arasında bir korelasyonun
da ölçülmüş sonuçlarına ulaşılamamaktadır. Ancak bu genel kanı çoğunlukla haklı
çıkar ve tutkulu çalışanların büyük bir kısmı başarıya ulaşanlar olmaktadır.
Yapılan değerlendirmede neden-sonuç ilişkisinin sebebi belki de sonuç-neden ilişkisine
dayanıyor olabilir. Yani belki de yapılan değerlendirmede her başarılı çalışanı
aslında bizler tutkulu çalışan olarak görüyoruzdur. Tutkulu olduğu için
başarılı olmamıştır, başarılı olduğu için tutkulu olarak değerlendirmişizdir.
Tutkulu çalışanlar, doğru hedefe yönlendirildikleri zaman;
aşırı ve aşkın olmaları nedeniyle ve de inançları doğrultusunda eylemde
bulundukları için başarıya ulaşmaları daha hızlı ve kolay olmaktadır. Burada
önemli olan “doğru hedefe” yönlendirecek itici gücün niteliğidir. Bu itici güç
ya bir lider olacaktır, ya da kişinin kendi kendine motivasyonu
(self-motivation) sonucunda oluşan güçtür. Zaman zaman da çevresel koşullar bu
hedefi belirleyebilir. Çoğunlukla sosyal sorumluluk projelerindeki çalışanların
hedeflerini çevresel ve sosyal sorunlar belirleyebilmektedir. Sebebi ne olursa
olsun, “doğru hedefe” yönlendirecek itici
güç tutkulu çalışanın rotasını belirleyen, başarısının ana mimarıdır. Doğru itici gücün göstereceği doğru hedefler
artık tutkulu çalışan için bir inanca dönüşecek ve harekete geçmek için
eylemleri sırasıyla gerçekleştirecektir.
Tutkulu çalışanların başarısız olmaları durumunda aşağıdaki
sebepleri görebiliriz. Elbette önce başarısızlık teşhisinin gerçekten doğru
konulması ve tutkulu çalışanın başarısızlığının kriterlerinin belirgin bir
şekilde konulması gerekmektedir. “Bir şeye göre” başarısızlık kanaati yanlış
olabilir. Ancak tutkulu çalışanların başarısız olacağına inanmamak da hatalı bir
varsayımdır. Bu durumu da dikkate alarak tutkulu çalışanları başarısızlığa
götüren sebepleri inceleyelim.
- Başarısızlığa götüren saplantı
- Gerilme ve rahatlama dönemleri
- Bilinçli veya bilinçsiz olarak hedef saptırma
- Değer verme ve beklenti tutarsızlığı
- Sistemin içine sokmaya çalışma
Tutkulu çalışanların bağımlılıkları ve hedefleri SAPLANTI yaratabilir.
Tutkulu çalışanları başarısızlığa götüren sebeplerden birisi,
koydukları hedefe olan saplantı seviyesinde olan bağlılıklarıdır. Önceden
belirttiğim üzere aşırı ve aşkın olmaları nedeniyle, hedeflerine ulaşmak adına
inatlaşma, değişime karşı gelme, hedefi güncellemeye yanaşmama gibi tutumları
nedeniyle tutkulu çalışanlar zaman zaman başarısızlığa gidebilirler. Böylesine
saplantı seviyesinde bağlılık, zaman ve emek kaybına yol açacağı için diğer
çalışanları da etkileyebilir. Bazı tutkulu çalışanlar, inanarak yaptıkları
eylemlerin gideceği sonucu tahmin etmeden ya da bile bile üstüne giderek hem
kendilerini hem de hedef doğrultusunda çalışan diğerlerini de başarısızlığa
itebilir. Bu saplantının geri döndürülemez sonuçlara gitmeden ortadan
kaldırılmasında ilk görev bahsetmiş olduğumuz “itici güç” faktörüne düşecektir.
Ya bir liderin uyarıları veya yönlendirmeleriyle; ya da çevresel ve sosyal
koşullardaki değişimlerle bu saplantıdan vazgeçirilebilirler. Ancak her
durumda, tutkulu çalışan kendini başarısız görmeyecek ve başarılı olmak
isterken engellendiğini veya geri çektirildiğini belirtecektir. Bunun böyle
olmadığını, saplantı halinde olduğunu anlatmak ise boş yere çaba göstermek
olacaktır.
Diğer başarısızlık sebeplerini detaylandırmayı bir sonraki
yazımızda ele alacağız.
Görüşmek üzere.
21 Ocak 2018
TUTKULU ÇALIŞANLAR
TUTKULU ÇALIŞANLAR
Özel hayatınızda birisini tutkuyla sevip, bağlanabilirsiniz.
Coşkulu bir aşk yaşayıp, mutlu olabilirsiniz. Bütün bunlar herhangi bir
beklenti olmadan, size bağlı olarak gelişip, yok olabilir. Karşılıklı olmasını
bile beklemezsiniz. Öyle ya edebiyatımızda, sinemamızda karşılıksız sevgi
üzerine birçok eser verilmiştir. Ya iş
hayatında, tutku…
Özgeçmişlere yazılamayan şey: TUTKU
Yöneticilerin önlerine iş yaşamı boyunca yüzlerce özgeçmiş
gelir. Kimisini personel arayışı sırasında, kimisini de herhangi bir zamanda
bir tanıdık vasıtasıyla gönderilmiş şekilde görürler. Bu özgeçmişlerde iş deneyimleri ve başarılar
bulunurken; yazılamayan, anlatılamayan, hissettirilemeyen şey “işe olan
tutku”dur. Birçok işyerinde deneyim
kazanmak işe olan tutkuyu gösterir mi? Sanmam. Hatta ne yapacağını bilmeden,
sürekli bir çiçekten bir çiçeğe konan arı imajı verir. Başarıyla tamamlanan
işlerin sayısı mıdır? Öyle olsaydı, birçok kez gelip giden politikacılar,
birkaç firmasını batıran kişiler işlerine tutkuyla bağlı değiller demektir. Ancak işe bağlılığın teminatı tutkudur.
Özgeçmişinde, tutkulu
olduğunu bir çalışan ne kadar anlatabilir ki.. 2-3 sayfayı geçmeyen bir kağıtta
kişinin “ben tutkulu bir çalışanım” demesi de anlamsız kalabilir. Tutkulu
çalışma ne ölçülebilir, ne de belgelenebilir bir olgudur. Hatta yazıya dökmek
bile zordur. İnsan kaynakları
departmanının yaptığı ilk elemelerde, birçok işine tutkuyla bağlanan,
bağlanabilecek adayın çok kolay şekilde üzeri çizilebilmektedir. Yöneticilerin
yaptığı elemelerde de bir o kadar aday daha elenmektedir.
İş hayatımızda da tutkularımız zamanla törpülenmektedir.
Önce çevremizdeki iş arkadaşlarımız tarafından; “işte kendini parçalasan ne olacak, sanki
karşılığını alacaksın”, “ne kadar para o kadar iş”, “sen o kadar çalışıyorsun
ama bak kimler terfi alıyor”, “burada ne uzarsın, ne kısalırsın, böyle kalırsın”,
“rahat mı battı, sana ne” gibi sözlerle tutkumuz yok ediliyor. Bazen de
yöneticiler veya üst yönetimin; “Sen bu işi yapamazsın”, “Bunu bana bırak”, “bu
iş düşündüğün gibi değil” sözleriyle işe olan tutkularımız azaltılıyor. Her
durumda hem çalışan hem de yöneticiler kaybediyor.
Tutkulu çalışanlar, AŞIRIDIR, AŞKINDIR
Yöneticilerin bir çalışandan bekledikleri en önemli şey
işlerine tutkuyla bağlanması olmasına rağmen yöneticilerin yönetmekte en
zorlandıkları çalışanlar ise tutkulu çalışanlardır. Çelişki gibi görünse de bu
durumun izahı, yöneticilerin tutkulu çalışanlardan kendi düşünceleri
doğrultusunda iyi verim almak üzerine kurgulamaları ancak tutkulu çalışanların da
kendi bildikleri doğrular doğrultusunda hareket etmek istemeleridir. Tutkulu çalışanlar
işlerine olan bağlılıklarında aşırıya kaçarlar ve aşkın düşünceler, fikirler
sahibidirler. Aşırı uçlarda aşkın fikir üretmeleri onları işlerine daha da
bağlı kılarken, yöneticileriyle de zaman zaman çatışabilirler. Yöneticilerin,
tutkulu çalışanların yönetiminde farklı yöntemleri denemesinde fayda vardır.
Bir yandan işe olan tutkularını, bağlılıklarını yok etmeden diğer yandan da var
olan sisteme uygun çalışmalarını sağlamaları beklenir.
Görev adamları hiçbir zaman tutkulu çalışan değildirler.
Onlar işin gereği kendilerine verilen görevi yerine getirirken sadece ne
yapmaları gerektiğini bilip buna göre davranırlar. Bu davranışları nedeniyle
yöneticileriyle de çok fazla sıkıntı yaşamazlar. Tam da yönetilmesi kolay
kişilerdir. Tutkulu çalışanların aksine fazla iş üstlenmemeye, işler hakkında
yorum yapmamaya, işin öncesi ve sonrası hakkında kafa yormamaya yatkındırlar.
Ancak tutkulu çalışanlar öyle mi? Onlar aşkın düşüncelerini işlerine
yansıtmaya, işin ana kapsamı ötesinde çözümler üretmeye çalışırlar.
Tutkulu çalışanlar AKTİF İYİLERDİR
İşyerinde tüm çalışanlar iyi olmasına rağmen tutkulu
çalışanlar pasif iyi olmaktan öte aktif iyilerdir. Çünkü tutkulu çalışanlar bir
İNANÇ uğruna kendilerini harekete geçirecek EYLEM sahibidir. Herhangi bir işin
daha iyi yapılması konusunda sıradan çalışanlar bazı fikirlere sahip olabilirler
ancak bunlar pasif durumda kaldıkları için çözümleri sadece düşüncede kalır ve
eyleme dönüşmezler. Tutkulu bir çalışan hemen harekete geçmek ve fikirlerini
gerçekleştirmek isterler. En anlamsız gibi görünen hareketlerinde bile onları
aktif bir eyleme iten inançları vardır. Çevrenizdeki tutkulu insanların çoğu anlamsız
veya gereksiz gibi görünen hareketlerinde, kendilerinin çok inandıkları bir
dürtü görülür. Pasif iyi çalışanların iş
yerinde verimlikleri hep aynı seviyede beklenen düzeylerdedir. Aktif iyi olan
tutkulu çalışanların verimlilikleri inişli çıkışlı bir grafik gösterir. Bu
durum ilk bakışta kötü performans olarak adlandırılabilir. Ancak tutkulu
çalışanların performans düşüklüklerinde bile tutkularında herhangi bir azalma
olmamıştır.
Bir sonraki yazıda tutkulu çalışanların başarıları ve
başarısızlıkları ele alınacaktır.
Görüşmek üzere.
05 Aralık 2017
"Zaten" Hastalığı
"Zaten" Hastalığı
Tıp literatürüne girmemiş ancak tüm çalışanların ve şirketlerin yaşam sürecinde birkaç kez yakalandığı bir hastalık: "ZATEN" Psikolojik incelemesinin detaylı yapılması faydalı olacaktır.Şirketlerde ve projelerde çalışanların tutulduğu bu hastalık kan ve nefes yoluyla bulaşmasa da davranışlar aracılığıyla etrafa kolayca yayılmaktadır. Özellikle yönetici-çalışan arasında çok kısa sürede etkisini arttırarak bir süre sonra tüm organizasyona sirayet edebiliyor.
Kişisel performanstan tutun da şirket performansına kadar tüm aşamalarda bu kelimeyi içeren semptomlarla karşılaşabiliyoruz. Çalışandan bir örnek: "Ben zaten bu şirketin en iyi çalışanıyım" der.
Yönetici ise "Ekibim zaten uyumlu, işbirliğine açıktır" der. Genel müdür "Şirketim güçlü, ben zaten istediğim zaman adam bulurum" der. Böyle devam eder.
Proje yöneticileri bu hastalığa en kolay yakalanan fazla iyimser (optimistik) kişilerdir. İşte örnekler: "Ben zaten proje planını hazırlamıştım", "Zaten bu işi eski projede test etmiştik", "Proje sponsoru zaten istediğim bütçeyi vermez", "Sistemi ayarlamıştık zaten, 24 saat çalışacak", "En iyi tasarımcılarımız bu projede çalışıyor zaten", "Bu malzemeyi zamanı gelince zaten kolay buluruz"...
Bunların temel sorunu "varsayımlar" olabilir. Her şeyi baştan var/yok saymak, "zaten hastalığının" ilk belirtisidir. Ancak "zaten" içeren tüm varsayımları "risk" olarak değerlendirirsek, bu hastalığın tedavi süreci de "riski yönetmek" olacaktır. Dile kolay ama riski yönetmek o kadar da kolay bir çalışma değil. Risk yönetimi denilince birkaç form doldurmak anlaşılmamalıdır. Başlı başına bir iş. Hem de proje yönetimi açısından bana kalırsa en önemli faaliyettir.
Şirket düzeyinde bir "zaten hastalığı" teşhisi varsa bunun tedavisi daha zor. Kurumsal bir risk önleme ve düzeltme faaliyeti gerektirecektir. Bu ise ancak risk önleme ve azaltma planlaması ile üst yönetim seviyesinde yapılmalıdır. Özellikle çalışanların bu hastalığa tutulmadan bazı önlemleri almak en iyisi olacaktır.
Her şeyin bir ihtimali var, "zaten hastalığı" da zaten bu ihtimalleri görmemek değil mi? :)
Görüşmek üzere.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
